Blogumdaki kaynak belirtilmemiş tüm yazılar Emre Güney'e aittir. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Blogger tarafından desteklenmektedir.

SARSILMAZ'ın görülüşü

By | 4 comments


sarsılmazın görülüşü
Sarsılmaz
SARSILMAZ'ın doğumu da diyebilirdim ama O hiç doğmadı. O'nun ne başı ne de bir sonu var. Başlangıçlar ve sonlar Dünya'ya ve zihne mahsus. Baş ve son, gelişme, büyüme, sonra eskime ve ölme, çoğu sudan oluşma bu bedene mahsus.

SARSILMAZ için altından, ağır bir tahtı uygun gördüm. Taht asla değişmez ve SARSILMAZ. Üstündekiler gelir ve gider.  Bu kural asla çiğnenemez ve bu konuda insiyatif ve tolerans gösterecek hiçbir güç ya da kimse yok. Taht kimseye ait değil. Taht asla değişmez ve SARSILMAZ. Şeylerin daha kolay kavranması ve eğlenceli olması için şimdilik SARSILMAZ, som altından, bu ağır taht ile devam edeceğim.

SARSILMAZ'ın görülüşü dedim çünkü SARSILMAZ hep oradaydı ama algılanmıyordu. Hani balık için en doğal şey içinde yaşadığı deniz ise içinde yüzdüğü o deniz artık görülmez gibidir onun için. Bunun gibi. SARSILMAZ canlı bir varlık değil, boş bir taht. Yorum yapmıyor. Kralın her şeyine tanık oluyor ama en ufak bir müdahalesi, söze karışması ya da algılarla oynaması söz konusu değil. Kral hiç kıçını kaldırıp altına bakmadığı için de tahtın hiç farkında olmadı. O sessizce orada hep vardı ve asla hiçbir şeyin bir parçası olmadığı gibi üstüne oturan her krala da eşit mesafede oldu. Zaten ne bir düşüncesi ne de hissiyatı var.

SARSILMAZ için som altından, yere mıhlanmış ağır ve mikron dahi kıpırdatılamayacak bir taht seçtim. Aslında SARSILMAZ için onun altın ya da taş olması da hiç umurunda olmaz çünkü bilincin, aklın, zihnin ve duyguların kavrayabileceği bir değerleme ya da yorumlamayı umursayacak bir düzlemde bulunmuyor. Bir insan aklından geçebilecek herhangi bir mutluluk, herhangi bir tatmin ve paha asla SARSILMAZ'ın varlık sahasındaki pahayla karşılaştırılamaz bile. Ama o yine de som altından çünkü O'nu farkeden kral için O göz kamaştırıcı, yerinden oynatılamaz ve çok değerli.

Emre'nin sıkıcı hikayesi


Tahta bir süre konuk olan Emre pek çok savaşlara girdi çıktı. Dıştan da çok, iç savaşlara... Mutlu etti, mutlu oldu, üzdü-kederlendi, bir şeyler bekledi, kimilerini buldu, bazı beklentilerine de asla erişilemeyeceğini farketti. 

Emre şeyler bekliyordu, bir başka şeyleri istemiyordu, bazı şeylerden nefret ediyor, bazı şeyleri seviyordu. Bazı şeyleri de neden sevdiğini anlamayıp, onları sevdiği için kendine gıcık bile oluyordu ya da bunun sebeplerini merak ediyordu. Yaşamın yoğun koşuşturmaları ve dikkatini dağıtan sayısız çeşitlilik ve yoğunlukta kimisi rahatsız edici, kimisi de eğlendirip mutlu eden olay ve duygular arasındaki o küçük, çok küçücük boşluklarda içine dalıp duygularının ve düşüncelerinin dinamiklerini çözmeye çalışıyordu Emre.

Dünya çok karmaşıktı. Eskiden zordu belki ama her ne iş olursa olsun disiplinli ve dürüst olan insan bir şekilde yolunu buluyor, izlediği yolda başarılı oluyor ve en azından tatmin edici bir hayat yaşayabiliyor görünüyordu. Şimdi öyle mi? Düşünülmesi, çok önceden öngörülüp planlanması icap eden çok daha yüksek katmanlı çok daha zalim, haksız, adaletsiz ve ahlaksızca rekabet edenlerin başarılı sayılarak kazandığı bir dünyadayız.

Emre kendi iç dinamiklerini araştırmayı, dinleyip analiz etmeyi aklına getiremediği zamanlarda dünyevi bu sorunları kafasına takıyordu. İşe yarar ne bulsa irdeleyip bundan nasıl faydalanılabilir diye düşünürdü. Bu yüzden Emre bilgi aşığı oldu. Açlıktan kıvranıyordu. Her yerde bilim ve teknolojiyi hayranlıkla takip etti. Bu arada dünyada adaleti, güç/maddiyat eşitliğini sağlamaya yardım ettiğini iddia eden organize bir kaç harekete sempati duydu ve gönüllülük prensibiyle bunlara bir süre yardım etti.

bilgi: tuzak
Bilgi, bilgi, bilgi... Emre kitap çok değil belki ama, deli gibi okurdu. Henüz kitaplara girmemiş şeylere daldı. Ya da kitaplarda yazılamayacak şeylere. İşine yarayabilecek demeyeyim de umut vaad eden, onu heyecanlandıran ve dünyayı daha iyi bir yer yapmaya yüreklendiren, "bir umut varmış" dedirten her şeye bir bakıp çıktı. Her bakındığı kalabalıkta benzer sorunları görüp her seferinde hüzünle bir onu, bir diğerini terketti ve kapattı. Birkaç kişilik küçük topluluklarda bile aynı sorun çıkıyordu.

Bunları öyle çok kafaya taktı ki, aldığı derslerden de sonra, bilgi toplayıp anlamlı bir senaryo oluşturmak için geçen o yorucu ve kahırlı 20 yıla yakın sürenin sonunda... En sonunda, bir şeylerin yanlış olduğundan, belki daha köklerde bir başka yanlış kodlama ya da hilenin bulunduğundan şüphelenmeye başladı. Tüm bu farkedişe, günlük koşuşturmacaları arasında çok küçük aralarda yaptığı içsel araştırmaları da eşlik ederken yeni bir hissediş ortaya çıkmaya başlıyordu. Engin doyum ve huzurun hissedilebildiği bir tür sıfır noktası. Hem merkezî ve yuva gibi... Hem de her yer ve her şey gibi... Ama bir hiç.

Sizlere bolca kendimden bahsettimse de bu yazıda asıl anlatmak ve yaşatmak istediğim şey tam aksine Emre'nin kaybedilmesi üzerine. Ama aranızda aşağı yukarı aynı şeyleri yaşayanlar olduğunu biliyorum. Konunun anlaşılması için Emre'nin ne kadar yorgun ve sıkıcı olduğunun ve bilgiler altında ezildiğinin anlaşılması gerekli. İşte bu yüzden, SARSILMAZ'ın anlaşılması için Emre'nin hikayesinin anlatılması gerekiyordu. 

Devam ediyorum...

Yürüyerek bir parkın içinden geçişlerde, ufak ufak boşluğa dalmalarda bir şey farkediliyordu. Bir an için Emre kayboluyor, O kaybolduğunda derin bir sessizlik, huzur ve özgürlük geliyordu.

Şu yeşilliğe toprağa bak... Tanrım ne kadar da güzel. Böcekler nasıl da bir şu bitkiden bir o bitkiye geçiyor. Altlarında, şu an görünmeyen toprakta kimbilir neler oluyor. Her şey ne kadar sakin ve ahenkli. Her yer ne kadar canlı. Kuş ne güzel ötüyor. Yağmur yağacak galiba... Müthiş bir koku sardı. Kozalakların ve iğne yaprakların arasında ıslıklaşan rüzgârın farkındayım. 💓 İyi ki buradayım. Tanrım şu yere eğilip uzansam da  burada bu yaşamı izlesem, anbean, saatlerce. Hayat ne kadar güzel ve zengin. Her şey birbiriyle ne kadar uyumlu ve işbirliği içinde. Her yerden can fışkırıyor. Her yer yaşam dolu. Akıl almayacak yerde bir bitki bitiyor. Her şey ne kadar da uyumlu ve birbirine bağlı. Bu dünyanın başı dertte olamaz. Her şey kusursuz işliyor Başka hiçbir şeye ihtiyacım yok.  Yaşamak ne güzel şey...

Emre bir an için kaybolmuş, farkındalık duyu ve zihin katkısız algılarla başbaşa kalmıştı. Sorumluluklar ya da iş ile ilgili hiçbir planlama, düşünce, endişe bulunmuyordu. Vücuttan gelen yorgunluk geri bildirimleri alınmıyor ya da tepki verilmiyordu. Az önce yapılan görüşmede ortaya çıkan ve gecikmeden çözülmesi gereken bir kriz vardı; ancak Emre'nin o anki farkındalık algısını etkilemiyordu. Akşam yapılacak isteksiz bir iş vardı ki; hiç umursanmıyordu. Yoğun günlerdeydi ancak yorgunluk ya da herhangi bir sıkıntı ve bunalmışlık hissetmiyordu. Geçen gün bir arkadaşından gördüğü ve günlerdir üzerinde düşünüp üzüldüğü kabalığın etkileri artık orada değildi. Geçen ay yaptığı çok ciddi kazada belki ölümden kurtulmuştu ama hiçbir şey hissetmiyordu. Perte çıkan ve içini dumanlar saran araçtan titreme ve şaşkınlık dahi olmadan çıktığında son derece sakindi. O dönem her yerini saran ve nefret ettiği bürokrasi ve evrak işleri varlık sahasında değillerdi. Hiçbir dünyevi görev ve sorumluluk, hiçbir iş plânı orada değildi.

SARSILMAZ'ın görülüşü

Bu güne kadar aşırı dert edilmiş kimi şeyler bir şekilde yürümüştü. Ve her nasıl sonuçlandılarsa da sonradan görüldüğü üzere her şey en iyi şekilde planlanmıştı. Emre bunlar hakkında kaygı duyup strese boğulsa da bitmişlerdi. Emre rahat olsa aynı süreç hiç olmazsa rahatça akmıştı. Farkeden hiçbir şey yoktu. Emre'nin tutumu dışında farkeden hiçbir şey yoktu. Her şey otomatik bir şekilde en tercih edilir halde ilerliyordu. Endişe ve stres olsa da olmasa da. Emre'nin olaylar üzerinde hiçbir etkisi yoktu. Akmak üzere dizilmiş olaylar belli bir düzende birbiri ardına, kendi kendine akıyordu ve direnilse de huzurda da olunsa belli bir sıra ile kendine has bir momentum bulup ilerliyordu.

Zihin karışıp olayları ve kişileri kirletmediği sürece her şeyin ne kadar sakin, rahat, mutlu ve sorunsuz aktığı farkedildi. İçerde bir yerde, gece uykuya giderkenki o güvenli sıcak yuva her an ve her koşulda ulaşılabilirdi. Az yukarıda bir bahçenin içinden geçerken yaşanan bir anlık kayboluşu lütfen tekrar edelim şimdi. Bunu mümkün olduğunca canlı bir şekilde canlandırıp aynen yaşamaya çalışmanızı rica ediyorum şimdi. Lütfen!

Şu yeşilliğe toprağa bak... Tanrım ne kadar da güzel. Böcekler nasıl da bir şu bitkiden bir o bitkiye geçiyor. Altlarında, şu an görünmeyen toprakta kimbilir neler oluyor. Her şey ne kadar sakin ve ahenkli. Her yer ne kadar canlı. Kuş ne güzel ötüyor. Yağmur yağacak galiba... Müthiş bir koku sardı. Kozalakların ve iğne yaprakların arasında ıslıklaşan rüzgârın farkındayım. 💓 İyi ki buradayım. Tanrım şu yere eğilip uzansam da  burada bu yaşamı izlesem, anbean, saatlerce. Hayat ne kadar güzel ve zengin. Her şey birbiriyle ne kadar uyumlu ve işbirliği içinde. Her yerden can fışkırıyor. Her yer yaşam dolu. Akıl almayacak yerde bir bitki bitiyor. Her şey ne kadar da uyumlu ve birbirine bağlı. Bu dünyanın başı dertte olamaz. Her şey kusursuz işliyor. Başka hiçbir şeye ihtiyacım yok! Yaşamak ne güzel şey...

egodan kurtulmakEmre o anda orada yok. Emre neredeyse tamamen kaybolmuş ve yerinde katkısız bir farkındalık var. Kişi yok! Bağlantılar yok. İş ile bağlantı, ailevi bağlantılar, görev ve sorumluluklar... Günlük ya da daha uzun vadeli planlamalar. Daha önemlisi geçmiş ve gelecek yok! Geçmişin tüm yüklerinden eser yok. Geçim, uyum, çocuğun eğitimi ve güvenliği gibi gelecekle ilgili damla korku, endişe yok. Hayattan bir beklenti ve buna bağlı mutsuzluk da yok. Hedef yok ve hiçbir koşul ya da kişi ile kıyaslama da yok. Sadece hiçbir yorum ve yargı katılmadan anda görülen var. Hiçbir deneyimin/hatıranın izi yok. Geçmiş yok, gelecek yok.

Biz neyiz?


Geçmişle yoğrulup deneyimlerle programlanmış, iyi-kötü, güzel-çirkin, yararlı-zararlı, düşman-dost, siyah-beyaz, acı-tatlı kodlamalarla biçimlendirilmiş bir yazılım gibiyiz. Bunları çıkardığınızda geriye ne kalır? Emre'nin bir hikayesi var. Emre'yi bu hikaye var etti. Başka birini de O'nun hikayesi var etti. Bir deneyimler ve kayıtlar silsilesiyiz... Emre ya da senin hayatında olup biten her nitelikte olay senin yaşamındaki herhangi bir şeye bakışını etkiliyor. Ölene kadar da tüm yaşamına hikayende olup biten şeylerin sana kazandırdığı görüşlerle bakıyor olacaksın. Yani kendi filtrelerinle. Bu sebeple de bunlar herkese göre değiştiği gibi yaşanan olaylar ve alınan kültür gibi pek çok şeyle yoğrularak bize işlemiş. Hiçbiri gerçek olmayıp, tamamı son derece değişken, belirsiz ve geçici. Peki biz bu muyuz?

Mutluluğunun, huzurunun, duygularının ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu görüyor musun?

Sabah saçını tararken tarağını yere düşürdün, eğilip onu yerden alırken başını da lavaboya çarptın, tam o anda mutfaktan bir tıslama sesi geldi ve ocakta kaynamakta olan yumurtanın suyu taştı, bugün zaten geç kalmıştın... Her şey bugün amma ters gidiyor... Bu lanet olası günde kan ter ve sinir içinde kendini zar zor otobüse atıyorsun ama ilk defa karşılaştığın tertemiz giyimli kravatlı otobüs şoförünün "günaydınlar efendim" deyişiyle bir anda şaşırıyorsun. Birinden gelen tatlı bir koku var. Genelde otobüslerin kötü kokmasına alışmışken "hala böyle güzel kokan insanlar kaldı mı?" diye içinden geçiriyorsun. İnmek üzere arkalara ilerlerken hiç sevmediğin türde(!) bir gencin nazik bir şekilde sana yol verişine ve tatlı tebessümüne tanık oluyorsun. Saniye dahi sürmeyen o beklenmedik göz göze gelmede o asi, kaygısız, kaba ve küstah(!) gencin, sadece o bir anlık bakışta içindeki masumiyetine tanık oluyorsun. Gencin tüm hikayesine bir an olsun dalıp çıkmış gibi bir his kaplıyor içini... Bir anda O'nun tüm olası mutluluk ve üzüntülerine ortak oluyor, ona şefkat duyuyorsun. Önce üzülüyor, sonra kendine kızıyor, sonra O'na saygı duyuyorsun, karnın ağrıyor ve gözünde yaşla otobüsten iniyorsun...

Bunların hepsi 15 dk içinde oluyor... Zihin! Düşünceler! Yargılar! Ne kadar değişken? Ne kadar âni? Çok kararlı ve kesin ama bir o kadar da dengesiz, öngörülemez, değişken ve kişiye has. Saniyesi saniyesini tutmayan, tamamı deneyimlerle önceden şekillendirilmiş, yani belli bir değişmezliğe, evrensel gerçekliğe, doğru-yanlışa dayanmayan ve her kişinin kendi yaşadıklarına göre tamamen değişen yorumlar... Hangisi gerçek? Hangisi biz?

Kederli, sarsılmış, bunalmış haldeki miyiz; yoksa mutlu, huzurlu, neşeli ve canlı haldeki mi? Filmdeki iyi oyuncu muyuz, kötü oyuncu mu? Yararlı mıyız zararlı mı? Yoksa hepsi miyiz? Kime göre nasılız? Tüm "kimler" değişken ve tümüyle geçici olduğuna göre hangisine göre doğru/yanlış veya adil değerleneceğiz? Üzerimize dikilmiş kimliğin değişiklikleri algılanıyorsa temelde ve arkaplanda hiçbir an ve koşulda değişmeyen bir referans noktası, bir merkez olmalı. Aksi halde değişikliği farkedebilir miydi?

Bu fazla soyut ve kavramsal kısmı hızlı geçip tekrar benliğe dönmek istiyorum.

Emre yokken hiç sorun yok!

değişmeyene odaklan: farkındalıkBiz olduğumuzu sandığımız varlık, aslında kimliğimiz. Kimlik bir avatar. Bir kıyafet. Giydirilmiş. Yapılandırılmış. Yargılar, yorumlar, kural ve kalıplarla bir disk gibi biçimlendirilmiş. Bir hikayeyi oynayıp onun içinde kendine yer bulmuş. Elbisenin içi çıplak. Ya da işletim sistemi ve programlar yüklenmemiş bir bilgisayar donanımı gibi. Tüm davranışını ve veriyi işleme biçimini kendine yüklenen işletim sistemi ve programlar belirliyor. Bunlar olmadan tüm bilgisayarlar tamamen aynı şeyi aynı şekilde yapmaya muktedir.

Emre yokken geçmiş yok, gelecek yok. Geçmiş olmaması demek hiçbir deneyimin tesiri altında olmamak, yaşanan hikayenin etkilerini taşımamak demek. Çünkü hikaye yok. Dün yok. Şu ana kadar yaşanmış hiçbir şeyin sende hiçbir izi, tecrübesi; dolayısıyla yargı ve kodlaması yok.

Gelecek yokken geçim kaygısı, güven endişesi yok, korku yok. Önümüzdeki dakika/saat yok. Yarın yok, gelecek ay yok, yaş yok, beklenti yok. Zaman yok.

Şimdi ve buradadan başka hiçbir şey yok. Varlık sahası sadece şimdi ve buradaki filtrelenmemiş, yorumlanmamış, yargılanmayan ve etiketlenmeyen tarafsız ve insanüstü, zamansız bir algıdan ibaret. Burada her an her şey mümkün ve hiçlik her şeyi dolduruyor. Her şey olmaya muktedir bir hiçlik.

Emre olmadığında şimdi ve buradadan başka hiçbir şey yok. Varlık sahası sadece şimdi ve buradaki filtrelenmemiş, yorumlanmamış, yargılanmamış ve etiketlenmemiş farkındalıktan ibaret. Ona isim konulamaz. O sıfatlandırılamaz, tarafsız ve insanüstü, zamansız bir farkındalıktan ibaret. Burada her an her şey mümkün ve hiçlik her şeyi dolduruyor. Herhangi bir şey olmaya muktedir bir hiçlik. Mutluluk, refah ve huzuru dahi aramayan; çünkü kendisi zaten çırılçıplak haliyle ölçüsüz bir mutluluk, sevgi ve şefkat olan farkındalık.

Ne olduğunu gör! Nasıl mı?
Her daim kendi ensende ol ve olmadığın her şeyi bir bir gör ve ayıkla.
Orada Sarsılmaz'ı bulacaksın. Sarsılmaz şeyi görene kadar yüzeydekileri ayıkla. Her şey değişse de değişmeyen tek şeyi bul. O sarsılamaz olan. O nedir? Onu bul. Dünya yıkılsa dahi, orada hiçbir şeyden etkilenmeden hep mevcut olanı bul!


Emre Güney
Eylül 2019

Sonraki Kayıt Önceki Kayıt Ana Sayfa

4 yorum:

  1. ÇOOOOK TEŞEKKÜRLER. SÜRAT TEKNESİNDE BİR GEZİNTİ GİBİYDİ, SAÇIM BAŞIM DAĞILDI :)) ÇOK BAŞARILI, BÖYLESİNE SOYUT BİR KONUYU ANLATABİLMEK İÇİN HARCADIĞINIZ ÇABA VE EMEKSE PAHA BİÇİLMEZ. ÇOK ÇOK SELAM VE SAYGILAR.ŞİMDİ TEFEKKÜR ETME ZAMANI.

    YanıtlaSil
  2. Muhteşem bir anlatı... çok yalın , çok gerçek... Oradayım...

    Teşekkür ederim...

    YanıtlaSil
  3. Teşekkürler gittiğim yolu ve vardığım sonucu anlatmışsınız.Sevgilerimle,

    YanıtlaSil
  4. O kadar kendimi buldum ki! Çok teşekkür ederim! Henüz başında sayılırım bu yolun , bir sonu da olduğunu sanmıyorum, bu yol öyle güzel ki hiçbir şeyle kıyaslanamaz, muhteşem. Doğaya ve tüm canlılara duyulan o koşulsuz, saf sevgi öyle masum öyle katıksız ki, sadece bu sevginin yüreğimde çoğalmasını ve tüm dünya ile paylaşabilmeyi diliyorum...

    YanıtlaSil