Blogumdaki kaynak belirtilmemiş tüm yazılar Emre Güney'e aittir. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Ruhsallık/Toplum

Bilim/Gizem

Güncel


sarsılmazın görülüşü
Sarsılmaz
SARSILMAZ'ın doğumu da diyebilirdim ama O hiç doğmadı. O'nun ne başı ne de bir sonu var. Başlangıçlar ve sonlar Dünya'ya ve zihne mahsus. Baş ve son, gelişme, büyüme, sonra eskime ve ölme, çoğu sudan oluşma bu bedene mahsus.

SARSILMAZ için altından, ağır bir tahtı uygun gördüm. Taht asla değişmez ve SARSILMAZ. Üstündekiler gelir ve gider.  Bu kural asla çiğnenemez ve bu konuda insiyatif ve tolerans gösterecek hiçbir güç ya da kimse yok. Taht kimseye ait değil. Taht asla değişmez ve SARSILMAZ. Şeylerin daha kolay kavranması ve eğlenceli olması için şimdilik SARSILMAZ, som altından, bu ağır taht ile devam edeceğim.

SARSILMAZ'ın görülüşü dedim çünkü SARSILMAZ hep oradaydı ama algılanmıyordu. Hani balık için en doğal şey içinde yaşadığı deniz ise içinde yüzdüğü o deniz artık görülmez gibidir onun için. Bunun gibi. SARSILMAZ canlı bir varlık değil, boş bir taht. Yorum yapmıyor. Kralın her şeyine tanık oluyor ama en ufak bir müdahalesi, söze karışması ya da algılarla oynaması söz konusu değil. Kral hiç kıçını kaldırıp altına bakmadığı için de tahtın hiç farkında olmadı. O sessizce orada hep vardı ve asla hiçbir şeyin bir parçası olmadığı gibi üstüne oturan her krala da eşit mesafede oldu. Zaten ne bir düşüncesi ne de hissiyatı var.

SARSILMAZ için som altından, yere mıhlanmış ağır ve mikron dahi kıpırdatılamayacak bir taht seçtim. Aslında SARSILMAZ için onun altın ya da taş olması da hiç umurunda olmaz çünkü bilincin, aklın, zihnin ve duyguların kavrayabileceği bir değerleme ya da yorumlamayı umursayacak bir düzlemde bulunmuyor. Bir insan aklından geçebilecek herhangi bir mutluluk, herhangi bir tatmin ve paha asla SARSILMAZ'ın varlık sahasındaki pahayla karşılaştırılamaz bile. Ama o yine de som altından çünkü O'nu farkeden kral için O göz kamaştırıcı, yerinden oynatılamaz ve çok değerli.

Emre'nin sıkıcı hikayesi


Tahta bir süre konuk olan Emre pek çok savaşlara girdi çıktı. Dıştan da çok, iç savaşlara... Mutlu etti, mutlu oldu, üzdü-kederlendi, bir şeyler bekledi, kimilerini buldu, bazı beklentilerine de asla erişilemeyeceğini farketti. 

Emre şeyler bekliyordu, bir başka şeyleri istemiyordu, bazı şeylerden nefret ediyor, bazı şeyleri seviyordu. Bazı şeyleri de neden sevdiğini anlamayıp, onları sevdiği için kendine gıcık bile oluyordu ya da bunun sebeplerini merak ediyordu. Yaşamın yoğun koşuşturmaları ve dikkatini dağıtan sayısız çeşitlilik ve yoğunlukta kimisi rahatsız edici, kimisi de eğlendirip mutlu eden olay ve duygular arasındaki o küçük, çok küçücük boşluklarda içine dalıp duygularının ve düşüncelerinin dinamiklerini çözmeye çalışıyordu Emre.

Dünya çok karmaşıktı. Eskiden zordu belki ama her ne iş olursa olsun disiplinli ve dürüst olan insan bir şekilde yolunu buluyor, izlediği yolda başarılı oluyor ve en azından tatmin edici bir hayat yaşayabiliyor görünüyordu. Şimdi öyle mi? Düşünülmesi, çok önceden öngörülüp planlanması icap eden çok daha yüksek katmanlı çok daha zalim, haksız, adaletsiz ve ahlaksızca rekabet edenlerin başarılı sayılarak kazandığı bir dünyadayız.

Emre kendi iç dinamiklerini araştırmayı, dinleyip analiz etmeyi aklına getiremediği zamanlarda dünyevi bu sorunları kafasına takıyordu. İşe yarar ne bulsa irdeleyip bundan nasıl faydalanılabilir diye düşünürdü. Bu yüzden Emre bilgi aşığı oldu. Açlıktan kıvranıyordu. Her yerde bilim ve teknolojiyi hayranlıkla takip etti. Bu arada dünyada adaleti, güç/maddiyat eşitliğini sağlamaya yardım ettiğini iddia eden organize bir kaç harekete sempati duydu ve gönüllülük prensibiyle bunlara bir süre yardım etti.

bilgi: tuzak
Bilgi, bilgi, bilgi... Emre kitap çok değil belki ama, deli gibi okurdu. Henüz kitaplara girmemiş şeylere daldı. Ya da kitaplarda yazılamayacak şeylere. İşine yarayabilecek demeyeyim de umut vaad eden, onu heyecanlandıran ve dünyayı daha iyi bir yer yapmaya yüreklendiren, "bir umut varmış" dedirten her şeye bir bakıp çıktı. Her bakındığı kalabalıkta benzer sorunları görüp her seferinde hüzünle bir onu, bir diğerini terketti ve kapattı. Birkaç kişilik küçük topluluklarda bile aynı sorun çıkıyordu.

Bunları öyle çok kafaya taktı ki, aldığı derslerden de sonra, bilgi toplayıp anlamlı bir senaryo oluşturmak için geçen o yorucu ve kahırlı 20 yıla yakın sürenin sonunda... En sonunda, bir şeylerin yanlış olduğundan, belki daha köklerde bir başka yanlış kodlama ya da hilenin bulunduğundan şüphelenmeye başladı. Tüm bu farkedişe, günlük koşuşturmacaları arasında çok küçük aralarda yaptığı içsel araştırmaları da eşlik ederken yeni bir hissediş ortaya çıkmaya başlıyordu. Engin doyum ve huzurun hissedilebildiği bir tür sıfır noktası. Hem merkezî ve yuva gibi... Hem de her yer ve her şey gibi... Ama bir hiç.

Sizlere bolca kendimden bahsettimse de bu yazıda asıl anlatmak ve yaşatmak istediğim şey tam aksine Emre'nin kaybedilmesi üzerine. Ama aranızda aşağı yukarı aynı şeyleri yaşayanlar olduğunu biliyorum. Konunun anlaşılması için Emre'nin ne kadar yorgun ve sıkıcı olduğunun ve bilgiler altında ezildiğinin anlaşılması gerekli. İşte bu yüzden, SARSILMAZ'ın anlaşılması için Emre'nin hikayesinin anlatılması gerekiyordu. 

Devam ediyorum...

Yürüyerek bir parkın içinden geçişlerde, ufak ufak boşluğa dalmalarda bir şey farkediliyordu. Bir an için Emre kayboluyor, O kaybolduğunda derin bir sessizlik, huzur ve özgürlük geliyordu.

Şu yeşilliğe toprağa bak... Tanrım ne kadar da güzel. Böcekler nasıl da bir şu bitkiden bir o bitkiye geçiyor. Altlarında, şu an görünmeyen toprakta kimbilir neler oluyor. Her şey ne kadar sakin ve ahenkli. Her yer ne kadar canlı. Kuş ne güzel ötüyor. Yağmur yağacak galiba... Müthiş bir koku sardı. Kozalakların ve iğne yaprakların arasında ıslıklaşan rüzgârın farkındayım. 💓 İyi ki buradayım. Tanrım şu yere eğilip uzansam da  burada bu yaşamı izlesem, anbean, saatlerce. Hayat ne kadar güzel ve zengin. Her şey birbiriyle ne kadar uyumlu ve işbirliği içinde. Her yerden can fışkırıyor. Her yer yaşam dolu. Akıl almayacak yerde bir bitki bitiyor. Her şey ne kadar da uyumlu ve birbirine bağlı. Bu dünyanın başı dertte olamaz. Her şey kusursuz işliyor Başka hiçbir şeye ihtiyacım yok.  Yaşamak ne güzel şey...

Emre bir an için kaybolmuş, farkındalık duyu ve zihin katkısız algılarla başbaşa kalmıştı. Sorumluluklar ya da iş ile ilgili hiçbir planlama, düşünce, endişe bulunmuyordu. Vücuttan gelen yorgunluk geri bildirimleri alınmıyor ya da tepki verilmiyordu. Az önce yapılan görüşmede ortaya çıkan ve gecikmeden çözülmesi gereken bir kriz vardı; ancak Emre'nin o anki farkındalık algısını etkilemiyordu. Akşam yapılacak isteksiz bir iş vardı ki; hiç umursanmıyordu. Yoğun günlerdeydi ancak yorgunluk ya da herhangi bir sıkıntı ve bunalmışlık hissetmiyordu. Geçen gün bir arkadaşından gördüğü ve günlerdir üzerinde düşünüp üzüldüğü kabalığın etkileri artık orada değildi. Geçen ay yaptığı çok ciddi kazada belki ölümden kurtulmuştu ama hiçbir şey hissetmiyordu. Perte çıkan ve içini dumanlar saran araçtan titreme ve şaşkınlık dahi olmadan çıktığında son derece sakindi. O dönem her yerini saran ve nefret ettiği bürokrasi ve evrak işleri varlık sahasında değillerdi. Hiçbir dünyevi görev ve sorumluluk, hiçbir iş plânı orada değildi.

SARSILMAZ'ın görülüşü

Bu güne kadar aşırı dert edilmiş kimi şeyler bir şekilde yürümüştü. Ve her nasıl sonuçlandılarsa da sonradan görüldüğü üzere her şey en iyi şekilde planlanmıştı. Emre bunlar hakkında kaygı duyup strese boğulsa da bitmişlerdi. Emre rahat olsa aynı süreç hiç olmazsa rahatça akmıştı. Farkeden hiçbir şey yoktu. Emre'nin tutumu dışında farkeden hiçbir şey yoktu. Her şey otomatik bir şekilde en tercih edilir halde ilerliyordu. Endişe ve stres olsa da olmasa da. Emre'nin olaylar üzerinde hiçbir etkisi yoktu. Akmak üzere dizilmiş olaylar belli bir düzende birbiri ardına, kendi kendine akıyordu ve direnilse de huzurda da olunsa belli bir sıra ile kendine has bir momentum bulup ilerliyordu.

Zihin karışıp olayları ve kişileri kirletmediği sürece her şeyin ne kadar sakin, rahat, mutlu ve sorunsuz aktığı farkedildi. İçerde bir yerde, gece uykuya giderkenki o güvenli sıcak yuva her an ve her koşulda ulaşılabilirdi. Az yukarıda bir bahçenin içinden geçerken yaşanan bir anlık kayboluşu lütfen tekrar edelim şimdi. Bunu mümkün olduğunca canlı bir şekilde canlandırıp aynen yaşamaya çalışmanızı rica ediyorum şimdi. Lütfen!

Şu yeşilliğe toprağa bak... Tanrım ne kadar da güzel. Böcekler nasıl da bir şu bitkiden bir o bitkiye geçiyor. Altlarında, şu an görünmeyen toprakta kimbilir neler oluyor. Her şey ne kadar sakin ve ahenkli. Her yer ne kadar canlı. Kuş ne güzel ötüyor. Yağmur yağacak galiba... Müthiş bir koku sardı. Kozalakların ve iğne yaprakların arasında ıslıklaşan rüzgârın farkındayım. 💓 İyi ki buradayım. Tanrım şu yere eğilip uzansam da  burada bu yaşamı izlesem, anbean, saatlerce. Hayat ne kadar güzel ve zengin. Her şey birbiriyle ne kadar uyumlu ve işbirliği içinde. Her yerden can fışkırıyor. Her yer yaşam dolu. Akıl almayacak yerde bir bitki bitiyor. Her şey ne kadar da uyumlu ve birbirine bağlı. Bu dünyanın başı dertte olamaz. Her şey kusursuz işliyor. Başka hiçbir şeye ihtiyacım yok! Yaşamak ne güzel şey...

egodan kurtulmakEmre o anda orada yok. Emre neredeyse tamamen kaybolmuş ve yerinde katkısız bir farkındalık var. Kişi yok! Bağlantılar yok. İş ile bağlantı, ailevi bağlantılar, görev ve sorumluluklar... Günlük ya da daha uzun vadeli planlamalar. Daha önemlisi geçmiş ve gelecek yok! Geçmişin tüm yüklerinden eser yok. Geçim, uyum, çocuğun eğitimi ve güvenliği gibi gelecekle ilgili damla korku, endişe yok. Hayattan bir beklenti ve buna bağlı mutsuzluk da yok. Hedef yok ve hiçbir koşul ya da kişi ile kıyaslama da yok. Sadece hiçbir yorum ve yargı katılmadan anda görülen var. Hiçbir deneyimin/hatıranın izi yok. Geçmiş yok, gelecek yok.

Biz neyiz?


Geçmişle yoğrulup deneyimlerle programlanmış, iyi-kötü, güzel-çirkin, yararlı-zararlı, düşman-dost, siyah-beyaz, acı-tatlı kodlamalarla biçimlendirilmiş bir yazılım gibiyiz. Bunları çıkardığınızda geriye ne kalır? Emre'nin bir hikayesi var. Emre'yi bu hikaye var etti. Başka birini de O'nun hikayesi var etti. Bir deneyimler ve kayıtlar silsilesiyiz... Emre ya da senin hayatında olup biten her nitelikte olay senin yaşamındaki herhangi bir şeye bakışını etkiliyor. Ölene kadar da tüm yaşamına hikayende olup biten şeylerin sana kazandırdığı görüşlerle bakıyor olacaksın. Yani kendi filtrelerinle. Bu sebeple de bunlar herkese göre değiştiği gibi yaşanan olaylar ve alınan kültür gibi pek çok şeyle yoğrularak bize işlemiş. Hiçbiri gerçek olmayıp, tamamı son derece değişken, belirsiz ve geçici. Peki biz bu muyuz?

Mutluluğunun, huzurunun, duygularının ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu görüyor musun?

Sabah saçını tararken tarağını yere düşürdün, eğilip onu yerden alırken başını da lavaboya çarptın, tam o anda mutfaktan bir tıslama sesi geldi ve ocakta kaynamakta olan yumurtanın suyu taştı, bugün zaten geç kalmıştın... Her şey bugün amma ters gidiyor... Bu lanet olası günde kan ter ve sinir içinde kendini zar zor otobüse atıyorsun ama ilk defa karşılaştığın tertemiz giyimli kravatlı otobüs şoförünün "günaydınlar efendim" deyişiyle bir anda şaşırıyorsun. Birinden gelen tatlı bir koku var. Genelde otobüslerin kötü kokmasına alışmışken "hala böyle güzel kokan insanlar kaldı mı?" diye içinden geçiriyorsun. İnmek üzere arkalara ilerlerken hiç sevmediğin türde(!) bir gencin nazik bir şekilde sana yol verişine ve tatlı tebessümüne tanık oluyorsun. Saniye dahi sürmeyen o beklenmedik göz göze gelmede o asi, kaygısız, kaba ve küstah(!) gencin, sadece o bir anlık bakışta içindeki masumiyetine tanık oluyorsun. Gencin tüm hikayesine bir an olsun dalıp çıkmış gibi bir his kaplıyor içini... Bir anda O'nun tüm olası mutluluk ve üzüntülerine ortak oluyor, ona şefkat duyuyorsun. Önce üzülüyor, sonra kendine kızıyor, sonra O'na saygı duyuyorsun, karnın ağrıyor ve gözünde yaşla otobüsten iniyorsun...

Bunların hepsi 15 dk içinde oluyor... Zihin! Düşünceler! Yargılar! Ne kadar değişken? Ne kadar âni? Çok kararlı ve kesin ama bir o kadar da dengesiz, öngörülemez, değişken ve kişiye has. Saniyesi saniyesini tutmayan, tamamı deneyimlerle önceden şekillendirilmiş, yani belli bir değişmezliğe, evrensel gerçekliğe, doğru-yanlışa dayanmayan ve her kişinin kendi yaşadıklarına göre tamamen değişen yorumlar... Hangisi gerçek? Hangisi biz?

Kederli, sarsılmış, bunalmış haldeki miyiz; yoksa mutlu, huzurlu, neşeli ve canlı haldeki mi? Filmdeki iyi oyuncu muyuz, kötü oyuncu mu? Yararlı mıyız zararlı mı? Yoksa hepsi miyiz? Kime göre nasılız? Tüm "kimler" değişken ve tümüyle geçici olduğuna göre hangisine göre doğru/yanlış veya adil değerleneceğiz? Üzerimize dikilmiş kimliğin değişiklikleri algılanıyorsa temelde ve arkaplanda hiçbir an ve koşulda değişmeyen bir referans noktası, bir merkez olmalı. Aksi halde değişikliği farkedebilir miydi?

Bu fazla soyut ve kavramsal kısmı hızlı geçip tekrar benliğe dönmek istiyorum.

Emre yokken hiç sorun yok!

değişmeyene odaklan: farkındalıkBiz olduğumuzu sandığımız varlık, aslında kimliğimiz. Kimlik bir avatar. Bir kıyafet. Giydirilmiş. Yapılandırılmış. Yargılar, yorumlar, kural ve kalıplarla bir disk gibi biçimlendirilmiş. Bir hikayeyi oynayıp onun içinde kendine yer bulmuş. Elbisenin içi çıplak. Ya da işletim sistemi ve programlar yüklenmemiş bir bilgisayar donanımı gibi. Tüm davranışını ve veriyi işleme biçimini kendine yüklenen işletim sistemi ve programlar belirliyor. Bunlar olmadan tüm bilgisayarlar tamamen aynı şeyi aynı şekilde yapmaya muktedir.

Emre yokken geçmiş yok, gelecek yok. Geçmiş olmaması demek hiçbir deneyimin tesiri altında olmamak, yaşanan hikayenin etkilerini taşımamak demek. Çünkü hikaye yok. Dün yok. Şu ana kadar yaşanmış hiçbir şeyin sende hiçbir izi, tecrübesi; dolayısıyla yargı ve kodlaması yok.

Gelecek yokken geçim kaygısı, güven endişesi yok, korku yok. Önümüzdeki dakika/saat yok. Yarın yok, gelecek ay yok, yaş yok, beklenti yok. Zaman yok.

Şimdi ve buradadan başka hiçbir şey yok. Varlık sahası sadece şimdi ve buradaki filtrelenmemiş, yorumlanmamış, yargılanmayan ve etiketlenmeyen tarafsız ve insanüstü, zamansız bir algıdan ibaret. Burada her an her şey mümkün ve hiçlik her şeyi dolduruyor. Her şey olmaya muktedir bir hiçlik.

Emre olmadığında şimdi ve buradadan başka hiçbir şey yok. Varlık sahası sadece şimdi ve buradaki filtrelenmemiş, yorumlanmamış, yargılanmamış ve etiketlenmemiş farkındalıktan ibaret. Ona isim konulamaz. O sıfatlandırılamaz, tarafsız ve insanüstü, zamansız bir farkındalıktan ibaret. Burada her an her şey mümkün ve hiçlik her şeyi dolduruyor. Herhangi bir şey olmaya muktedir bir hiçlik. Mutluluk, refah ve huzuru dahi aramayan; çünkü kendisi zaten çırılçıplak haliyle ölçüsüz bir mutluluk, sevgi ve şefkat olan farkındalık.

Ne olduğunu gör! Nasıl mı?
Her daim kendi ensende ol ve olmadığın her şeyi bir bir gör ve ayıkla.
Orada Sarsılmaz'ı bulacaksın. Sarsılmaz şeyi görene kadar yüzeydekileri ayıkla. Her şey değişse de değişmeyen tek şeyi bul. O sarsılamaz olan. O nedir? Onu bul. Dünya yıkılsa dahi, orada hiçbir şeyden etkilenmeden hep mevcut olanı bul!


Emre Güney
Eylül 2019

İnsanlığın masumiyeti içimde tanınmıştır !

Çiğdem'in Yazı Dizisi ─ Bölüm 5


bebek insanlık
Editörün zihninden masumiyet ve saflık 💖

 

Çiğdem'in Yazı Dizisi ─ Bölüm 4
Çiğdem'in Yazı Dizisi ─ Bölüm 3 
Çiğdem'in Yazı Dizisi ─ Bölüm 2
Çiğdem'in Yazı Dizisi ─ Bölüm 1
Çiğdem'in Yazı Dizisi ─ Giriş
Tanıtım Yazısı







Gezi Parkı'nın ayyaş çapulcularından biri de benim ☺ Zaten Gurdjieff ve Ouspensky öğretisi kitabı Taksim'deki bir sahafta bulmuştu beni. Kitabı okudukça inceden işliyordu içime.

"İnsan makinedir" der, Gurdjieff.

İnsan nasıl makine olur yahu? Öyleymiş! Kendini iyi gözlemleyen herkes bilir bunu. İnsan zavallıca kendini özgür zanneder, ama öyle değildir.  Gelen düşünce ve duygulara göre hareket eder. Duygular da zaten bedenin düşünceye tepkisidir. Peki hangi cehennemden geliyor bu düşünceler? Bunu düşünün...

Kafamıza gelen düşüncelere göre hareket ediyorsak, özgür iradeden bahsedemeyiz. Ve o düşünceleri de biz düşündük zannederiz. Bu derin mevzuya girmeyeceğim. Ayrı bir bölümde yazarım bunu. 


çiğdem'in dmt yazı dizisi
Gurdjieff
Geziden eve dönerken bir anda Gurdjieff'in sözünü tüm ruhumla idrak ettim. Ve o idrakle tüm insanlığın dehşet acısını tam o an yaşadım! Ağlıyorum! Yolda, eve yürürken ağlıyorum! Çelik gibi karakter olan Çiğdem için bu olağanüstü bir durum. Tüm insanlığın acısını biliyor, anlıyor, yaşıyor  ve ağlıyorum. 

Hem ağlıyor hem de hiç kimsenin asla suçlu olamayacağını kavrıyorum. Çünkü hiçbir şey bu haldeki insanın elinde değil, anlıyorum. Ağlamayı bastırmaya, durdurmaya çalışıyorum ama yapamıyorum. Ağlıyorum ve tüm insanlığa  inanılmaz şefkat-merhamet hissediyorum. Ve dehşete düşüyorum, kalbimdeki şefkatin büyüklüğünden. Bu şefkat-merhamet beni öldürür, bu büyüklüğü nasıl taşırım, nasıl yaşarım böyle diye ağlıyorum. Ağlayarak eve döndüm, evde ağladım, ağladım, sadece ağladım...

Vicdan, hep birlikte hissetmektir. Sahte vicdan kişilere ve inançlara göre değişir. Gerçek vicdan tüm insanlıkta aynıdır. İnsanlıkta yazık ki hakiki vicdan uykudadır. Bende hep uyanıktı. Şuur da hep birlikte düşünmektir. Artık şuurun da ışığı içeri girdi. O gün çok derinden biliyordum, artık eskisi gibi yaşayamayacağımı.

Tüm insanlığın uyanışı için önce ben uyanmak zorundayım. Kesilen ahkamların bir boka yaramadığını birinci elden biliyorum. Hepimiz için tamamen uyanmak zorundayım. Benim uyanışım tüm insanlığı yükseltecek tek olgu biliyorum. Kişisel kurtuluş istemiyorum, tüm insanlığın kurtuluşunu sevgiye yükselişini istiyorum.

Kalbimdeki şefkat o kadar büyük ki 1000 dünyaya yeter. Ve bunun asla kişisel olamayacağını da biliyorum. Çiğdem'i sonsuz kere aşan şefkat ve merhametin büyüklüğü artık sıradan, uyduruk, aptal hayatı yaşamama izin vermez, biliyorum. Toplumun normal dediği yaşamın artık benim için bittiğini biliyorum.

Bu süreçte bir sürü teklif aldım. Danışmanlık yapmam, kitap yazmam, seminerler vermem için. Hepsini reddettim. Yüzümü güneşe dönmüşüm, ne işim olur soytarılıklarla. Evet bunlar soytarılık, çünkü tamamı kişisel menfaate dayalı. Benim tam olarak reddettiğim zaten kişisel menfaat.  Gerekirse öleceğim, ama soytarılık yapmayacağım.

Hepimiz için idrak edeceğim, uyanacağım, yükseleceğim... Kalbime mühürlenen arzu budur... Hepimiz için geçeceğim kendimden, tek bir insanın bile geride kalmasını kesinlikle ve asla kabul etmeyeceğim. Tek bir insanın gözünün yaşlı kalmasına razı olmayacağım. Ve duamı tüm ruhumla, kalbimle edip; yürüyorum, hepimiz için...

Duam; tüm dünyayı sevginin kuşatması, gerçeğin hükümdarlığının gelmesidir, hepimiz için... Tüm yaşamım buna adanmıştır. Ölümden geçmişim, yanmışım, bedenim atom bombası gibi olmuş, ne yazar. Altına (hakikate) gözümü dikmişim, pehhh, gerisi tırı vırı, yürü...

Sonuna kadar gideceğim, her şeyi yakmışım zaten; sikerler, zaten geri dönemem yürü... 😊

Böylece 8. kez Ayahuasca Anayı içmeye hazırım. Hazırladım çayımı, vakit geldiğinde Ayahuasca Anayı kalbime koydum, sessiz kaldım sadece. Kalp atışlarım dehşet hızlanmaya başladı. Daha içmedim, sadece göğüs bölgemde tutuyorum. Şok oldum, çünkü içmeden vücudumla iletişime geçiyor 😱

O şokla içtim, sigaramı yaktım, muhtemel yanış için bekliyorum.

Yarım saat falan geçmeden vücudumda mevcudiyetini yaşamaya başladım. Vücudum uzayda yüzüyor, vücudumun içi dalgalanıyor, çok acayip fiziksel deneyim yaşıyorum. Tarifi mümkün değil!!! Ve bunu yaşarken "ulan diyorum, bunun için bile değdi be, çok acayip, çok hoş". Ve kesinlikle yanma yok artık...

Vaoovvv, muhteşem görüntüler geliyor, muhteşem!!! Görüntüleri de hem izliyor hem içinde deneyimliyorum. Kesinlikle tarifi mümkün olmayan görsel şov yaşıyorum. İzlemiyor, yaşıyorum !!! Mükemmel, mükemmel diye mırıldanıyorum. Çok güzel, mükemmel... Bilincimin derinliklerine iniyorum, ah mükemmel!



Ve o derinlikte söylediğim sözleri ve yakarışları hayretle dinliyorum: Yahu diyorum; "çok güzel, mükemmel, ama lütfen beni bunlarla oyalama. Benim oyalanma lüksüm yok! Evet bunlar muhteşem ve bunun için de teşekkür ederim, ama bunlar işime yaramaz. Ben hepimiz için bilmeye geldim, bunlarla oyalanamam! Ben her şeyi yaktım geldim, bilmek zorundayım, başka çarem yok. Tam şu an ölüme hazırım, öldür ama bilmeden gönderme, geldiğim gibi gönderme beni 😫 Beni boş gönderme! Bunlar mükemmel ama kimseyle paylaşamam, ben herkesle paylaşacağımı istiyorum, beni oyalama!!!

Mükemmel oluşları yaşamaya devam ediyorum. Renkler mükemmel, akış mükemmel, her şey mükemmel!!!

Kalkıyor ve sigara yakıyorum, söyleniyorum, bunlarla oyalanıyorsun seni aptal, evet muhteşem ama sabaha hiçbiri olmayacak ki! Ne işime yarayacak bunlar? Hiç... aptal !

Herhangi biri için muhteşem deneyim, ama benim için oyalanma, çünkü hedefe fena kilitliyim. Söylene söylene uzandım tekrar. Ve yine, tabi ki erken hüküm verdiğimi fena gözüme sokmaya başlıyor Ayahuasca Ana.

Tam 3 yaşımdaki bilincimi yaşıyorum 😱 Muazzam bir terkedilme hissi 😱 Annem o yaşta 1 yıl kadar babaannemle bırakmış beni. Ve o anki hislerimi aynen yaşıyorum, aynen!!! Kendi 3 yaşımdaki bilincim ve o anki bilincimle aynı anda mevcudum. 3 yaşındaki beni sevgiyle şefkatle sarıyorum. Ben burdayım, merak etme diye!!!

Annemin mevcudiyetini hissediyorum ve ağlamamaya başlıyorum, üzülme ben seni anlıyorum, sen gücün dahilinde her şeyi yaptın biliyorum. Üzülme ben seni çoktan bağışladım, üzülme ben seni çok iyi anlıyorum diye. Ağlıyorum, annemi teselli ediyorum, ağlıyorum. Kalbimden şefkat taşıyor annemi şefkatimle sarıp sarmalıyorum.

Ve bilişler yağmaya başlıyor!

Arkadaşım demişti ki; yanına 1 paket mendil al. 7. seramonide ihtiyacım olmadığı için yırttım sanmıştım, yırtamamışım. Eyvah, bu gece fena sulu geçecek!

3 yaşında yaşadığım o terkedilme hissi, tamamen tanrısallığımdan ayrılmamın temsîli. Tanrı'nın beni terk etti yanılsamasının sembolü. Kesin biliş... Derin derin nefesler alıyor, ağlıyorum. Kendimi bağışladığımı, şefkatle sarmalıdığımı kesin ve net anlıyor, yaşıyorum. Çünkü annem dediğim insan benim!!! Ahhh, o benim!! Ağlıyorum, ağlıyorum... O da benim... Derinden kendimi bağışlıyorum, herkesi bağışlıyorum, herkes benim! Aynı anda tüm bilinç seviyelerimi yaşıyorum! Her katmanı aynı anda yaşıyorum... Tüm insanlığı yaşıyorum, ağlıyorum!!!

çiğdem'in dmt yazı dizisi
Sri Nisargadatta Maharaj
Her insan benim bilincim, ağlıyorum! Her insan benim, ağlıyorum! Sonsuz şefkati yaşıyor, ağlıyorum... Maharaj, ah Maharaj O'nun şefkatini biliyorum, anlıyorum, yaşıyorum... O, her insanın kendi olduğunu biliyor, kendine şefkat, hoşgörü, anlayış gösteriyordu... Artık bizzat biliyorum. Ahhh Maharaj diye ağlıyorum, ağlıyorum.

Ayahuasca Ana tüm hızıyla devam ediyor...

Ahhh, Muhammed, Maharaj, İsâ;
Hepsi benden bana geldi, ah ben kendimden kendime vermeye geldim... Ahhh ağlıyorum...

Ah Maharaj diye ağlamaya devam ediyorum. Kalkıyorum, odamda Maharaj'ın asılı fotoğrafının önünde diz çöküp ağlıyorum. O'nun da ben olduğunun kesin bilişi ile ağlıyorum. Ahhh Maharaj diye hıçkıra hıçkıra dakikalarca ağladım. Kalktım sigara yaktım, derin derin nefesler çekiyor ve yine ağlıyorum...

Tekrar uzandım, Işık'tan görüntüler gelmeye, yaşamaya başladım. Saf ışık!!!
Ağlıyorum, kibirden çok korkuyorum diye, çok korkuyorum.

Çok önemli bir yüzleşmenin ayak seslerini hissediyorum. Kaytarmaya çalışıyorum, ama nafile, kaytaramıyorum. Neredeyse 2 saat direndim yüzleşmemek için, 2 saat. Kibirden korkuyorum diye direniyorum... Ama Ayahuasca Ana bırakmıyor, inatla beni yüzleştirmeye zorluyor.

Işığı görüyor yaşıyor ve hissettiğim saflık ve masumiyetten hıçkırarak ağlıyorum!!! Ah çok masum, ah mükemmel, ah çokkk güzelim 😱 Bu Ben'im 😱 Tekrar ağlamaya başlıyorum; ben kendimi reddetmişim meğer, ah kendimi reddetmişim, ben çok güzelim ve ağlıyorum. Ah çok saf diye ağlıyorum. Hem ağlıyor hem de kalkıyorum, banyodan tuvalet kağıdı almak için, çünkü mendilim bitti.

Cennetin Krallığı içinizdedir. ─ İsa.


Cennetin krallığındayım!

İsa'nın mesih Tanrı Oğlu dediği ben'im, ağlıyorum... Ah çok güzelim, çok saf öyle saf ki, hiçbir şey bana dokunamaz, bu mümkün değil!!! İşte bu Benim, direndiğim gerçekliğim, Tanrı olan gerçek ben... 😱 Ve ışık olan benden bir söz işitiyorum; "ben vermeye geldim, benim hiçbir şeye ihtiyacım yok!"

Ağlıyorum, ağlıyorum, hıçkırarak ağlıyorum. Ve biliyorum, bu tanımanın o an her zihne gittiğini!!! Çünkü benim içimdeki ışıkla herkesin içindeki aynı... Tüm insanlığın masumiyeti içimde tanınmıştır... Dünyanın kurtulduğunu tam o an biliyorum... Çünkü Mesih - Rab, ya da ne diye adlandırılıyorsa işte artık içimde olduğunu, Ben olduğunu ve bu bilişin tüm insanlıkla paylaşıldığını biliyorum. Sadece biliyorum...


İsimsiz, şekilsiz saf ışık benim !

Hiçbir şeye ihtiyacım yok !

Çok derin huzurdayım !

Söylenecek söz yok artık...


Çiğdem Gürler
Temmuz 2019

Hamdım, piştim, yandım

Çiğdem'in Yazı Dizisi ─ Bölüm 4

hamdım piştim yandım

Yıllar önce, daha hiç kendi gerçekliğimi bilmek için her şeyi bırakacağımı hayal dahi edemeyeceğim bir vakitte, tek bir an kendime hükmedemediğimi ve devasal cesaretimi fark etmiş ve dehşete düşmüştüm. Ve çok içten bir cümle haykırmıştım hiç düşünmeden; beni, kendime bırakma!!! Tek bir anlık hakiki iç görü neticesinde gelen bir haykırış. Ama kime karşı? Hiçbir fikrim yoktu.

Tabi ki ağzımdan çıkanın devasallığını bilmiyordum. Elbette gerçekleşeceğini de! Özüm beni kendime bırakmadı! Biraz sert gördü işini, ama karakterim için de başka türlüsü olamazdı sanırım. Hakikat cesaret ister, çünkü tüm dünya, tüm bilinenleri yerle bir eder. Cesaretim tamdır, kendim dediğim uyduruk versiyon zaten yerle bir edilmişti.

E öyleyse devam...
Bir hafta ara verip yine aynı saatte yüksek doz içtim ayahuasca anayı. Beklentim yok, ama merak ediyorum sırada ne var diye. E başıma her şey meraktan geldi zaten 🤓


İlk saat vücudumda devasal devinimini yaşıyorum, sigara bile içemiyorum, öyle deviniyor içim. İç organlarım resmen havada uçuşuyor. Sigara içemiyorsam durum çok vahim demektir. Kesinlikle oturabilecek durumda değilim, çaresizce uzanıyor yine ve tekrar ne bok yemeye bunu içtim diye kızıyorum kendime. Yarım saat daha böyle kıvrandıktan sonra kişisel hayatımda yakından tanıdığım arkadaşımı görüyorum, ama beden görüşü değil. Ruhunun mevcudiyeti demem daha uygun sanırım.

O'nun bende yok oluşunu görüyorum!!! Ah sen de boku yedin diyorum!!! Sen de bittin!!! Seni piç, şimdi anlıyorum her şeyi. 😱 Ve aşk'ın bilişi geliyor!!! Ah aşk!!! Biliyorum artık.. Nasılı yok, sadece biliyorum!!! Biliyorum!!! Artık o yok, ben yok!!! Aynıyız, tekiz!!! Bende yok oldu 😱

Dünya düzleminde bir insana bunu nasıl dersiniz? Diyemezsiniz!!! Ama ruhu biliyor, hem de çok iyi biliyor!!! Kendisi hala durumu bilmediğimi sanıyor 🤓 Kelimelerle bunları aktarmak kesinlikle imkansız, ama kelimelere gücü veren ardındaki gerçekliğin ta kendisi. Bu aktarım da tam mevcudiyetimde gerçekleşiyor!!!

Bu yüzden Zihni'n ötesinde kalp her sözümü anlar. Ve ikinci biliş geldi!!! Anka kuşu sembolünün bilişi 😱 Ah içim boşalıyor, kusmaya başlıyorum, kusuyorum, kusuyorum... Birazdan başıma geleceğin ayak seslerinin sarsıntısını yaşıyorum...

Tekrar uzanıyorum, sigara yakıyorum, sigarayı içemeden söndürmek zorunda kalıyorum, çünkü yanıyorum 😫 Resmen düşünce fırtınası kopuyor, saçma sapan binlerce düşünce fırtına gibi esiyor mevcudiyetimde. Kaya gibi sarsılmaz mevcudiyetimle izliyorum hepsini. Sarsılmaz olan ben, içimdeki sarsıntıyı izliyorum! Düşünce fırtınası hiç durmadan esiyor içimde ve yanıyorum 😫 Yanıyorum!

Tüm düşüncelerin, labirentin ta kendisi olduğu açıkça farkındalığıma sunuluyor!!! Bedenim yanıyor, organlarım yanıyor, ateşi cayır cayır görüyor, yaşıyor ve yanıyorum!!! Yanıyorum 😫Hava buz gibi, pencere sonuna kadar açık, yanıyorum 😫 Ateşin içindeyim, yanıyorum!

Cayır cayır Ateş'in içindeyim, ateşin çatırtı sesini bile duyuyor, yanıyorum! Saate bakıyorum 1.12, Allah kahretsin, vakit geçmiyor, yanıyorum 😫 Öldür beni, yanıyorum 😫 Haykırıyorum , öldür beniii, yanıyorum 😫 Tüm gece yandım, yandım, yandım... cayır cayır yandım...

Saate bakıyorum, saat 1:00 hala, 1 dakika binlerce yıl gibi, geçmek bilmiyor. Boku yedim, yanıyorum 😫Çaresizliğin dibindeyim, hiç kimse yardım edemez bana, yanıyorum. 😫

Saate bakıyorum, 1:03. Nasıl sabah olacak 😫 Nasıl yorgun, bitik halde olduğumu hiç bir cümle tarif edemez. Ayağa bile kalkamıyorum!


Sabah formülü veren arkadaşıma dedim, yahu ben tüm gece yandım? 😫 "Biliyorsun ego yanıyor, bırak yansın" dedi. Evet biliyorum 😔 Bir hafta dinlendim ve tekrar yüksek dozu içtim. Nasıl içtim öyle bir geceden sonra? Valla benim de aklım almıyor, ama içtim. Tek bir an hayal et; ateşin içinde tüm varlığınla yanıyorsun!!!

Tipolojiye göre (davranış bilimleri) tinsel (ruhsal) ve mekansal (görsel) zekam ve beynimin alın lobu çok gelişmiş imiş. Kesinlikle Türkiye gibi bir ülkede bu zihin yapısı ile yaşamak zulmün zulmü. Ethem Kocabaş çıkarmıştı zihin haritamı. O vakit "bu ülkede yaşayamazsın, Türkiye'de binde 1 bu zihin yapısındadır, gelişmiş ülkelerde yüzde 1. Japonya gibi ülkelere git, oralarda yaşa" diye önermişti.

Tabii benim zihin sondaja başlamıştı; neden Türkiye'de doğdum öyleyse? Bu zihinle burada ne işim var? Ne halt etmeye buradayım anasını satayım? E böyle yaşayamıyorum. Tüm saçmalıkları, soytarılıkları açıkça görüyorum, sezgilerim zaten tavan. Yaşayamıyorum ki! Ne halt edeceğim? Kümesteki Kartal'ın durumu gibi halim. Artık kümeste tavuk gibi yaşayamam. Uçmaktan başka çarem yok ki!

musa-firavun-kızıldeniz
Musa-Kızıldeniz canlandırması

Musa'yı her zerremle anlıyorum. Önümde Kızıldeniz, arkamda Firavun.. Ne edeceğim böyle? Firavuna (ego) sırtımı dönmüşüm, Kızıldeniz ya yarılacak, ya yarılacak. Başka çarem yok ki! E böylece, aklım almasa da ruhumun gücü ile devam ediyorum.

Veee, yine ateşin içindeyim. Yanıyorum, yanıyorum, çaresizce yanıyorum. Maddesel ateşin içinde yansaydım, bir kaç dakika içinde bilincimi kaybeder yırtardım. Bunda öyle değil ki!!!

Tamamen bilinçli şekilde sabaha kadar cayır cayır yandım, yandım! Sabaha kadar! Vücudumun ve Zihni'min çektiği acıyı hiç kimse hayal edemez! Meditasyonda da (sadece sessizlik; teknik falan yok) uzunca süredir yanıyordum. Ama ayahuasca da yüzlerce katı gerçekleşti.

Nereden bilirdim, Rumi'nin; "hamdım, piştim, yandım" sözünü bizzat yaşayacağımı. 😫 Nereden bilebilirdim, gerçekten yanacağımı! Nasıl durabilirim artık, duramam ki, devam...

Bir hafta dinlendim, tekrar içtim, hem de daha yüksek doz! Artık bilerek ve isteyerek ateşe giriyorum. Çünkü EGO'yu ve dünyasını kesinlikle istemiyorum. Değil yanmayı ─bedenin ölümünü, her şeyi göze alıyorum, her şeyi.

Kızıldeniz yarılacak, ne gerekiyorsa olsun, bitti! Yine ve tabi ki yanıyorum 😫😫😫 Ve şunları söylüyorum yanarken; yak, hiçbir şey bırakma, her şeyi yak... Geriye hiçbir şey kalmasın, yak!
Ben artık geri dönemem. Toz zerresi kadar bile sahtelik istemiyorum, hepsini yak! Razıyım, yak! Külleri bile kalmasın, yak! Sadece gerçek kalsın, kalan her şeyi yak! Ve bu sözler, bilincimin derinliklerinden çıkıyor. Tüm sahtelikler girişte fırlatılıp atılıyor zaten. O esnada öyle entellektüel bilişler, istekler, nameler falan işlemiyor.


Ahh kalbim ateşler içinde yanıyor! Kalbim yanıyor. 😱😫 Kalp nasıl yanar? Yanıyormuş 😫
Saatlerce yandım, saatlerce kalbim yandı, saatlerce!


Sabaha karşı küller savrulmaya başladı, hava buz gibi, rüzgar esiyor pencereden sertçe, ama benim kalbim kül oldu, her yere küller savruluyor! Pencereden esen rüzgar külleri savuruyor, yandım, kül oldum, rüzgar savuruyor küllerimi! Küllerin kokusu bile çok keskin geliyor. Küllerim savruluyor ve tüm yanışı, kül oluşu tamamen bilinçli yaşadım! Sabah küllerin içinde ölesiye yorgun, dingin ve sessizim...

Yorgunluktan sızdım öylece...

Çiğdem Gürler
05 Temmuz 2019

EGO'nuz kaldırılırken lütfen bekleyiniz... 😝

Ego Çözülüyor

Çiğdem'in Yazı Dizisi ─ Bölüm 3






Arkadaşımla ilk iki gecemi paylaştım ve dedim ki herkes yaşadığımı yaşayabilir, görebilir mi? Eğer öyleyse herkesin bunu bilmesi lazım. Cevabı; "Herkese ihtiyacı olan ve anlayabileceği şeyler gösteriliyor" Tamam dedim, anlaşılmıştır.

Bu yüzden hakikati bilmek için ayahuasca kullanın diye hiç kimseye öneremem. Bu paylaşımlar sadece ayahuascayı kapsamıyor. Kendi bilinç idrakimi de kapsıyor. 5 buçuk yıldır benim kendimi adadığım tek şey bizzat gerçeği bilmektir. Kafamı koltuğumun altına aldım, çıktım yola, ya hakikat ya ölüm diye! Başlarda ağzımdan çıkan bu sözlere ben de şaşırıyordum, ne saçmalıyorum diye. Ama böyle oldu, sadece böyle oldu!

Gurdjieff'in 4. Yol öğretisi ile kendimi gözlemlemeyi çok iyi öğrenmiştim. Rüyamda Kitapların sayfalarını tekrar okuyordum. İnsanın kendini sandığı gibi değil de olduğu gibi görmesi başlangıçta dehşet acı vericidir. Ego nedir'i bilen insanın tek isteği ondan kurtulmaktır. Çoğu insan kendini olduğu gibi göremez, çünkü henüz o acıyı kaldıramaz. Tamponlar diye bir terimi var Gurdjieff'in. Tamponlar, insanın kendini olduğu gibi görmesini engeller. Çekmecelerin fren sistemi gibi. Çekmeceyi sert kapatsanız da fren sistemi (tamponlar) devreye girer ve çarpmadan kapanır çekmece. Çünkü insan kendini hazır olmadan (kişilik ve ego bakımından) olduğu gibi görürse acıdan ölür. Ayahuasca da öyle. Her insanın hazır olduğu ve anlayabileceği ölçüde yüzleştiriyor.

Ayahuasca Ana'nın Ruhu

Çiğdem'in Yazı Dizisi ─ Bölüm 2

Yaşananlara bakılırsa Ayahuasca'nın gerçekten bir ruhu var
Açılış yapmadan önce şunu kesin ve net belirtmek isterim; kesinlikle hiç kimseye tavsiye ya da teşvik amaçlı yazılmış deneyimler değildir. Bana kalsaydı asla yazmazdım.

Emre'ye söz verdiğim için yazıyorum. Onun niyetine ve kalbine güveniyorum. Ona böyle söylememiştim. İhtiyacı olanlar bilgiye ulaşsın falan gibi laflar etmiştim. Yazıyorum; çünkü gerçekte onun kalbinin niyeti için.

Her zihin için kolay değil anlatacaklarımı duymak, biliyorum. Ama açık gerçekleri paylaşmak da artık elzem diye hissediyorum. Karekterim lafı dolandırmayı, uzatmayı, yumuşatmayı, süslemeyi, uygun hale getirmeyi sevmez. Neyse o, olduğu gibi, yaşadığım gibi.

Bunları asla hiç kimsenin onayına, beğenisine ya da inancına sunmuyorum. Gerçekler sadece bizzat deneyimlenmek zorundadır, asla inanca yer yoktur. Arkadaşlarıma hakikat için, hakikatle ilgili konuşmalarımda söylediğimi şimdi burada da söylemem zarûridir. Bana inanırsanız aptalsınız. Kendiniz bilin, bunun için ol'mayı idrak edin, başka hiçbir şeye ihtiyaç yok. Ol'mayı kavramak için beni tepe tepe kullanın.

Ve yine bu deneyimler kesinlikle entellektüel tartışmaya açık değildir. Sadece kitap okuyup hiç deneyimlemediği şeyleri biliyormuş gibi gevezelik yapanlara malzeme vermek, zihinlerini tatmin etmek, gönüllerini hoş etmek benim işim olmadığı gibi umrumda da değil.

Ama ateşin içine girenlere, samimi bir bilme ve anlama arzusunda olanlara başka.

Bana Neler Oluyor?

Çiğdem'in Yazı Dizisi ─ Bölüm 1


Daha önceki yazımda paylaştığım ben O'yum idrakinden sonra başıma daha önce hiç yaşamadığım şeyler gelmeye başladı. Dışarda yürürken tüm sokağı içimde görüyor hissediyor ve kendi bedenimin de içimde yürüdüğünü fark ediyordum. Bu durum hala da böyle. Beden benim içimde hareket ediyor. Hareket eden, gidip gelen kesinlikle ben değilim. Ben daima buradayım, hiçbir yere gitmem gelmem. Tüm oluşları içimde fark ederim.

Geceleri bedenim yukarı yükselirken uyanıyor şoka giriyordum. Sessiz oturuşlarımda eterik bedenim 7 - 8 metre sağa-sola yukarı-aşağı hareket ediyordu. Elbette eterik bedenimin olduğunu, bunu deneyimledikten sonra öğrendim.


Başımın tepesinden şelale gibi çok güçlü bir ışık iniyor, beynimin ortasından geçiyor, omurgamdan aşağı iniyor, kuyruk sokumumdan tekrar dönüp çıkıyordu. İlk aylarda matkapla resmen beynimin delinir gibi oluşunu, omurgamdan spiral şeklinde dönüşünü dehşetle deneyimliyordum. Kemiklerimden gıcırtı sesleri duyuyordum. Başım o kadar ağırlaşıyordu ki sağa sola düşüyordu. İç organlarımda ağrılar, acılar yaşıyordum. Çene kemiklerim bile dehşet ağrıyordu. Boğazımın içi cayır cayır yanıyordu. Oturduğum yer ısınıyor, sallanıyordu. Uzandığımda kollarım ve bacaklarım kendiliğinden sıçrıyordu, omurgamın sallandığını hayretle demeyimliyordum.

Beyin epifiz, hipofiz bezi, timus, böbrek üstü bezlerimin titreşimini yoğun hissediyordum, hala da hissediyorum. Başımın etrafında esen rüzgar, bol üşüme, bazen aşırı sıcak basması gibi yüzlerce şey oluyordu bedenimde. Tüm bu olanlar sadece farkındalıkla kaldığımda oluyordu. Zihnimle özdeşleştiğimde asla olmuyordu. Lakin artık, farkındalık da gitmiyordu. Bedenim kesinlikle hasta değildi. Fiziksel bir rahatsızlık kesinlikle yoktu.

Düzenli sessiz oturmalara hiç ara vermedim. Bedenime ne olursa olsun devam ediyordum. Kızıyor, küfür ediyor, isyan ediyordum ama yine de kendimi paşa paşa, sessizce oturuyor halde buluyordum.

"Tamam" dedim, kesinlikle delirdim. Ne yaptım ettim, kendimi delirttim.

Ne oluyor, başıma ne geliyor, hiç bir fikrim yoktu.

Kendimden ciddi şüphe etmeye başladığım için güvendiğim psikolog olan arkadaşla da durumumu paylaştım. Kesinlikle delirmediğimi keskin bir zekaya sahip olduğumu ve elinde olsa beynimi açıp işleyişini incelemek istediğini söyledi.

Delirmediysem neler oluyor? Başıma ne geliyor diye dünyayı resmen talan ettim. Bir arkadaşa yine bu halden şikayet ederken Kundaliniden bahsetti. Araştırdım, evet gerçekten yaşadığım buydu ama bende daha ötesi oluyordu. Kundalini pekâla ama başımın üstünden inen devasal ışık ne? Nereden geliyor? Ne yapıyor? Bunu bileni bulamadım. Kadim öğretilerde, evet bilgiler buldum, ama entellektüel bilgi beni asla tatmin edemiyordu. Bizzat bilmeden asla tatmin olamam. Bu durum tam 4 yıldır artarak devam ediyor. Her gün egzersiz yaparak vücudumu dinlendirebiliyorum. Gece uykuya geçmem saatler sürüyor. Çünkü vücuduma o kadar yoğun enerji iniyor ki, ancak yorgunluktan sızabiliyorum. Üstüne, dünyasal arzularım da eridi.

Artık vücudum uzun süre sessiz oturmaya da dayanamadığından başıma ne geldiğini bilmek için DMT'yi (Ayahuasca) kullanmaya karar verdim.

Ve başladım deli gibi DMT aramaya... 😊

Uzunca bir süre aradım. Seramoni yapanlarla tanıştım. Birlikte kullanma şartıyla bitkiyi verebileceklerini söyleyenler oldu falan... Ama ben tek başıma kullanmak istiyordum. Hiç kimsenin eşlik etmesini istemiyordum, çünkü ennn derine, en öteye gitmekti niyetim. Ve bir şekilde bunun olacağını da biliyordum. Böylece vakit geldi, hala kendisine minnettar olduğum arkadaşım formülü ve nasıl temin edeceğimi paylaştı. Ona dedim ki; bak ben ölümün ötesine geçmek istiyorum, bunu yapabilecek mi?

Cevabı; biletin hazır!

E ben de hazırım, başlasın öyleyse yolculuk.

Çiğdem Gürler
23/04/2019

Gerçek tanışma

Ben de hepiniz gibi kendimi; anılar, alışkanlıklar ve edindiğim bilgiler toplamı (yani kişilik) zanneden, üstüne kendi uyduruk versiyonumu sürekli geliştirmek için mücadele eden aptalın tekiydim. İnançlarım, savunduklarım, ideallerim, hedeflerim, doğrularım, yanlışlarım, sevdiklerim, sevmediklerim vardı. Yaşam sandığım Dünya sahnesinde savaşmaktan ve mücadele etmekten yorulup diz çöktüğüm anda çığlık çığlığa isyan ettim, "neden?" diye.

Neden yaşıyorum? Ne işim var burada?
Nereden geldim, nereye gidiyorum?
Mücadeleler, çekilen acılar ne için?
Zaten öleceksem ne Anlamı var bunca saçmalığın? Tanrı hangi cehennemde? Dünya'yı gerçekten Tanrı mı yarattı? Eğer öyleyse bana hesap verecek, bizzat bana! Artık bizzat bilmek istiyorum, neden diye.


Tüm inançlarımı ve dünyayı, sorgulayarak yerle bir ettim. İnandığım, dayandığım, güvendiğim, medet beklediğim hiçbir şey kalmadı.

Sığınacak, gidecek, yapacak bir şeyim yok!

Tüm hakikat öğretilerini yaladım yuttum. Burnumu hepsine soktum ama doğru diye kabul de etmedim.

Maharaj'la tanıştım. Her sözü içime işledi. Sadece ol, hepsi bu diyordu.

Her gün saatlerce, aynen dediği gibi düşünceler, duygular, beden olmadığım; tüm bunları fark eden mevcudiyet olduğum farkındalığı ile oturdum. Sadece ol'dum. Hiçbir şey yapmadım.

Ve sessizce farkındalıkla otururken beynimde ışık patlamaları olmaya başladı. Ne oluyor diye afallıyordum. Karanlık odamda, şimşekten daha parlak bir ışık beynimin içinde patlıyordu resmen. Gözlerimi kapattığımda da ışık görüyordum. Geometrik mor şekiller, vizyonlar, çok parlak bir ışık. Ustamın sözlerini hatırladığım için gördüklerime takılmadan farkındalıkla kalmaya devam ediyordum.

Sen bilinen, görülen hiçbir şey değilsin.

Böyle çok yoğun 3-4 ay geçtikten sonra yine sessizce farkındalıkla otururken; tüm dünya, bedenim yok oldu. Dünyanın huzur dediği basit zihin sakinliği olmayan ebedi huzur, kaya gibi sarsılmazlık, kesinlik, başı sonu - aşağısı yukarısı olmayan, ismi şekli olmayan, bir yere gidip gelmeyen, değişmeyen, ışığın da ötesinde, şekilsiz ama boşluk da olmayan, sonsuz güçlü ebedi ve tek olan, mutlak gerçek, Ben o'yum. 

Lütfen kapat gözlerini ve sakince otur. Sadece rahatla. Bedenini fark et. Gelen giden düşünceleri fark et, değişen duyguları da. Açıkça anlayacaksın ki sen, farkında olduğun düşünceler beden ve duygular değilsin, onların farkında olansın. Bedenin, duyguların, düşüncelerin sürekli değişiyor. Tüm bu değişimi kim biliyor? Eğer sen değişmiş olsaydın, tüm değişimi kim bilecekti? Değişmeyen, tüm değişimin farkında olan, gelip gitmeyen daima burada olan saf farkındalık sen değil misin? Bak ve kendin gör! İşte o sen olan saf farkındalık Tanrı'nın ta kendisi. Oradan bak ve söyle; orada sen─ben var mı? İyi kötü var mı? İçerisi dışarısı var mı? Senin bir şeklin var mı? 

Bak ve söyle, başkası var mı?
Bak ve söyle...

Tüm üstadların "ol" dediği işte bu saf farkındalıktır. O da gerçek senin farkında olmandır. Tüm öğretiler tüm tekniklerin amacı zihni bu basit gerçeği kavrayacak noktaya getirmektir.

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu! W. Shakespeare

Sevgiler ☺

Çiğdem Gürler
22/03/2019

MÜJDELER OLSUN!

Yeni Dünya için İpuçları 10 yıllık yayın hayatında ilk defa bünyesine ikinci bir yazar katıyor. 5 yıllık yoldaşlığın sonunda tecrübelerine çok güvendiğim dostum Çiğdem Gürler de sitemde yazacak ve bize çoğu kişi gibi kitaplardan okuyup öğrendiklerini değil bizzat yaşayıp, iliklerine kadar hissettiği tecrübeleri aktarıyor olacak. Çiğdem'i ve sitemde neler yazacağını en iyi nasıl ifade ederim diye çok düşündüm. Ağırlıkla benlik bilinci, sahte benlik ve öz, varoluş, fantazilere alet olmamış katıksız hakikat ile ilgili yazılar yazacak.

Çiğdem'in sivri dilli sert bir üslubu var. Janjanlı cennet tasvirlerine, fantastik kurtuluş projelerine bel bağlamış arkadaşlar Çiğdem'i sevmeyecek. Buranın ötesi, kendinin ötesi, benliklerimizin arka tarafı ve katıksız hakikati arayanlar için Çiğdem düzgün bir kaynak. Çiğdem ayrıca varoluşsal sorularına cevap almak için uyguladığı DMT yolculuklarını da bize aktarıyor olacak.

Kendine karşı dürüst müsün? Oyalamaca ve eğlence mi istiyorsun yoksa doyumsuzluklarına, acılarına ve sahteliğe bir son vermek mi? Çiğdem kafanı koparacak!

Çiğdem kendini kendinden kurtarmaya hayatını adamış bir arkadaş. Çünkü tüm sorunlarımızın nedeninin ego yani sahte benliklerimiz, bir diğer bakış açısından zihin/duygu/düşüncelerimiz olduğunu anlatıyor. Hepimizin hayatta kalma bahanesiyle sarıldığımız bağımlılıkları Çiğdem bir bir koparmış ve ben Onu tanıyalı beri de koparmaya devam ediyor.

Aslında Maharaj'ın, Papaji ve Mooji'nin, Buddha'nın, Mevlana Celaleddin'in ve bu gibi ruhsal önderlerin bize ettikleri nasihatlerden farklı bir şeyi savunmuyor. Ama biz Onları senelerdir okuyarak ne kadar anladık? Peki ya ne anladık? Ezberden bu yazıları entelektüel olarak paylaşıp hoşlanmaktan bir şey yapmadık. Gerçekten Onları anlamış ve sindirmiş olsak şimdi her şey çok farklı olurdu; bu kesin. Çünkü hala acılar var, duygularımız ve zihinlerimiz ve kimliklerimizin kontrolü altındayız. Çiğdem'in farkı bu üstatların yaşadıkları ve savundukları şeye tanık olmuş olması. 

Çiğdem'e bu teklifi birkaç sene önce de götürdüm ama doğru zaman şimdi gelmiş. O'nun kendi üslubuyla bu öğretileri paylaşmasını istedim ve bu sefer kabul etti. O doğrudan en kısa yolu anlatır. Sizi en sonunda bir seansa davet etmeyecek. Size sertifika vermeye kalkışmayacak. Sizden karmaşık ritüeller uygulamanızı istemeyecek. Size dolambaçlı ve farklı niyetlerin aleti olmuş kural/kaide/prosedürler empoze etmeyecek. Ama kendimiz olarak benimsediğimiz şey kaçacak delik arayacak. Bu yüzden öyle söyledim: Çiğdem kafanızı koparacak.😎


Kalplere işlemesi ve tüm kaosu süpürmesi dileğimle...



İleri Seviye Chemtrail Gerçekleri


Askeri, Genetik ve Nano Boyutlu Uygulamaları 

 

 

videoyu görmüyorsanız tıklayın

Video Metni

Duyduğunuz gibi Almanya'dan geldim ve hayatımın yarısında bilim yaptım, diğer yarısında ise gazetecelilik yaptım. Son bir buçuk yıldır da kitaplar, makaleler yazıyor film yapıyorum. Hayatımda çok çeşitli konularlar meşgul oldum. Yani konuları araştırmak ve parçaları birleştirmek derin mevzuları açığa çıkarmak uzmanlık alanım oldu diyebilirim. Norveç'teyken çevresel gözlemler yapmaya ve orada bir şirket için elektro-hassasiyet üzerine çalışmaya başladım. Bu şirket ölçüm malzemeleri, saha malzemeleri gibi şeyler sağlıyor ve insanların elektro-duyarlılığı anlaması için eğitimler veriyordu. Ben oradayken ölmüş bitkilerin kimyasal analizlerini yapmam istendi. Bunlar yağmur suyundan ölen bitkilerdi. Yıl 2012 idi ve çiftçiler ürünlerini kaybetmeye başlamışlar, nedenini merak ediyorlardı. Bu yüzden labaratuvarlara gelip analiz yaptırıyorlar ancak sonuçları okuyamıyorlardı. Değerleri görüyorlardı ancak bu kağıtlarda neler olmalı, nasıl çıkarım yapacaklar bunu bilmiyorlardı Bu yüzden beni Almanya'dan gelen çılgın bilimadamı gibi tanıttılar ve bu konuda yardım istediler. O zamana kadar zaten chemtrail konusu üzerine çalışıyordum. Sanıyorum artık neler olduğunu görüyoruz.
Bunun arkasında farklı gündemler var. Çünkü bu tek bir hedef değil. Tek bir kesimin yapmak istediği tek bir amaç söz konusu değil. Soğanın katmanları türü bir yapıdan söz ediyoruz. Farklı grupların bu konuda farklı beklentileri var. Bu konuda ne kadar araştırırsanız daha çok katman ortaya çıkarıyorsunuz. Bu yüzden bugün size doğrudan bu soğana benzer yapıdan bahsedeceğim. Ve bu konuda size farklı gündemlere dair büyük resmi vermeye çalışacağım. İki şeyi yapmayacağım. Ve bu konuyla ilgilenenlerden de rica ediyorum, gökyüzüne gözlerinizi dikip chemtrail'e mi bakıyorum contrail'e mi bakıyorum mukayesesiyle uğraşmayın. Bu hiçbir işe yaramaz. Bu çözümsüz bir tartışmadan başka şey değil ve bu konuyu buradan çözemeyiz.
Olduğunuz yerden bu maddeleri toplayamazsınız, bir kimyasal analinizi yapamazsınız. 
Meraklı ruhlar merhaba!

Ruh ikizi konusunda uzun zamandır yazı çıkarmıyordum. Aslında şu ana kadar tüm yazılar İngilizce internet içeriklerinden çevirilerdi. Bu konuda özelden gelen sorular ve yazılara yapılan yorumlar bitmek bilmiyor. Bunun adını koyan ve bu maceraya değinen ilk sitelerden biri olmam oldukça muhtemel. Gerek bu konuda başıma gelenler, gerek bu sitede diğer kelebeklere yardımcı olma istek ve girişimim bir anda beni çığ gibi bir sorular ve sorunlar silsilesiyle tek başıma bıraktı. Ben de acı çeken, ümit eden, çeşiti beklentiler içinde olan ya da kavuşsa da kimi sorunlar yüzünden bunun tadını çıkaramayan pek çok kişiye elimden geldiği ve dilimin döndüğü ölçüde zevkle yardımcı olmaya çalışıyorum.

Ben insanım. Burada yazıp çizdiklerim kesin doğrular olarak kabul edilmemeli. İnsan denen varlık son derece değişken ve ruh hali pek çok parametreye; örneğin kimyaya, hormonlara, milyonlarca görünür ve görünmez dış etkene bağlı olarak bırakın günü gününü, dakikası dakikasını tutmayan bir varlık. Bu konulardan bahsetmem bundan beş sene önce söz konusu dahi olamazdı. Çünkü henüz yaşanmamıştı. Birisi tarafından anlatılsa, dikkatle dinleneceği dahi meçhuldü. Sanırım en doğrusu şimdi yazmak idi. Ancak mevsimler defalarca değiştikten, haller halleri silip süpürdükten ve zaman her şeyi yumuşatıp onu en estetik bir şekilde yoğurup son ürünü ortaya çıkardıktan sonra yazılmalıydı...

Bu konuda kendimi çok zorlamak istemiyorum. Yazmış olmak için yazmayı sevmem çünkü ortaya koyduğum şey bir bilgi de olsa, tasarım da olsa önce beni tatmin etmeli. Bu sebeple ─eğer kozmik bir şamar daha yemedikçe─ bunun kendi elimden çıkmış, bu konudaki son yazım olması kuvvetle muhtemel. Olabildiğince çok şeyden bu yazıda bahsedip bu konuyu artık kapatmak istiyorum ancak şunu tekrar hatırlatmak isterim ki bahsedeceklerim son derece kişisel yorumlar ve taraflı bilgiler olacaktır. Ancak bu tespitler yine de kendi yaşadıklarım ve bana deneyimlerini aktaran 20'den fazla okurum ile 2 arkadaşımın tecrübelerinin toplamından çıkmıştır.