Blogumdaki kaynak belirtilmemiş tüm yazılar Emre Güney'e aittir. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Ruhsallık/Toplum

Bilim/Gizem

Güncel

İleri Seviye Chemtrail Gerçekleri


Askeri, Genetik ve Nano Boyutlu Uygulamaları 

 

 

videoyu görmüyorsanız tıklayın

Video Metni

Duyduğunuz gibi Almanya'dan geldim ve hayatımın yarısında bilim yaptım, diğer yarısında ise gazetecelilik yaptım. Son bir buçuk yıldır da kitaplar, makaleler yazıyor film yapıyorum. Hayatımda çok çeşitli konularlar meşgul oldum. Yani konuları araştırmak ve parçaları birleştirmek derin mevzuları açığa çıkarmak uzmanlık alanım oldu diyebilirim. Norveç'teyken çevresel gözlemler yapmaya ve orada bir şirket için elektro-hassasiyet üzerine çalışmaya başladım. Bu şirket ölçüm malzemeleri, saha malzemeleri gibi şeyler sağlıyor ve insanların elektro-duyarlılığı anlaması için eğitimler veriyordu. Ben oradayken ölmüş bitkilerin kimyasal analizlerini yapmam istendi. Bunlar yağmur suyundan ölen bitkilerdi. Yıl 2012 idi ve çiftçiler ürünlerini kaybetmeye başlamışlar, nedenini merak ediyorlardı. Bu yüzden labaratuvarlara gelip analiz yaptırıyorlar ancak sonuçları okuyamıyorlardı. Değerleri görüyorlardı ancak bu kağıtlarda neler olmalı, nasıl çıkarım yapacaklar bunu bilmiyorlardı Bu yüzden beni Almanya'dan gelen çılgın bilimadamı gibi tanıttılar ve bu konuda yardım istediler. O zamana kadar zaten chemtrail konusu üzerine çalışıyordum. Sanıyorum artık neler olduğunu görüyoruz.
Bunun arkasında farklı gündemler var. Çünkü bu tek bir hedef değil. Tek bir kesimin yapmak istediği tek bir amaç söz konusu değil. Soğanın katmanları türü bir yapıdan söz ediyoruz. Farklı grupların bu konuda farklı beklentileri var. Bu konuda ne kadar araştırırsanız daha çok katman ortaya çıkarıyorsunuz. Bu yüzden bugün size doğrudan bu soğana benzer yapıdan bahsedeceğim. Ve bu konuda size farklı gündemlere dair büyük resmi vermeye çalışacağım. İki şeyi yapmayacağım. Ve bu konuyla ilgilenenlerden de rica ediyorum, gökyüzüne gözlerinizi dikip chemtrail'e mi bakıyorum contrail'e mi bakıyorum mukayesesiyle uğraşmayın. Bu hiçbir işe yaramaz. Bu çözümsüz bir tartışmadan başka şey değil ve bu konuyu buradan çözemeyiz.
Olduğunuz yerden bu maddeleri toplayamazsınız, bir kimyasal analinizi yapamazsınız. 
Meraklı ruhlar merhaba!

Ruh ikizi konusunda uzun zamandır yazı çıkarmıyordum. Aslında şu ana kadar tüm yazılar İngilizce internet içeriklerinden çevirilerdi. Bu konuda özelden gelen sorular ve yazılara yapılan yorumlar bitmek bilmiyor. Bunun adını koyan ve bu maceraya değinen ilk sitelerden biri olmam oldukça muhtemel. Gerek bu konuda başıma gelenler, gerek bu sitede diğer kelebeklere yardımcı olma istek ve girişimim bir anda beni çığ gibi bir sorular ve sorunlar silsilesiyle tek başıma bıraktı. Ben de acı çeken, ümit eden, çeşiti beklentiler içinde olan ya da kavuşsa da kimi sorunlar yüzünden bunun tadını çıkaramayan pek çok kişiye elimden geldiği ve dilimin döndüğü ölçüde zevkle yardımcı olmaya çalışıyorum.

Ben insanım. Burada yazıp çizdiklerim kesin doğrular olarak kabul edilmemeli. İnsan denen varlık son derece değişken ve ruh hali pek çok parametreye; örneğin kimyaya, hormonlara, milyonlarca görünür ve görünmez dış etkene bağlı olarak bırakın günü gününü, dakikası dakikasını tutmayan bir varlık. Bu konulardan bahsetmem bundan beş sene önce söz konusu dahi olamazdı. Çünkü henüz yaşanmamıştı. Birisi tarafından anlatılsa, dikkatle dinleneceği dahi meçhuldü. Sanırım en doğrusu şimdi yazmak idi. Ancak mevsimler defalarca değiştikten, haller halleri silip süpürdükten ve zaman her şeyi yumuşatıp onu en estetik bir şekilde yoğurup son ürünü ortaya çıkardıktan sonra yazılmalıydı...

Bu konuda kendimi çok zorlamak istemiyorum. Yazmış olmak için yazmayı sevmem çünkü ortaya koyduğum şey bir bilgi de olsa, tasarım da olsa önce beni tatmin etmeli. Bu sebeple ─eğer kozmik bir şamar daha yemedikçe─ bunun kendi elimden çıkmış, bu konudaki son yazım olması kuvvetle muhtemel. Olabildiğince çok şeyden bu yazıda bahsedip bu konuyu artık kapatmak istiyorum ancak şunu tekrar hatırlatmak isterim ki bahsedeceklerim son derece kişisel yorumlar ve taraflı bilgiler olacaktır. Ancak bu tespitler yine de kendi yaşadıklarım ve bana deneyimlerini aktaran 20'den fazla okurum ile 2 arkadaşımın tecrübelerinin toplamından çıkmıştır.

Kanalıma abone değilseniz tıklayın
Bu video RT (Russia Today) haber kanalının 18.04.18 tarihinde Facebook sayfasından yayınladığı, Rus kozmonotların Uluslararası Uzay İstasyonu'nda yaptığı uzay yürüyüşünün 360 derecelik canlı videosunun incelemesini içermektedir. 

Bu videoda bu çekimin sahteliğine odaklanıp bu gibi videoların gerçekliğini nasıl sorgulamamız gerektiği hakkında bilgiler edineceğiz. Uzay çekimlerini nasıl izlemeli, nereye nasıl bakmalıyız? Hangi özellikleri aramalıyız ve neleri sorgulamalıyız?

Umuyorum bu inceleme videosu daha önce hiç bakmaya alışkın olmadığınız yerlere bakmanızı ve daha bilinçli birer izleyici/araştırmacı olmanızı sağlayacak.




Memiş Amca


 Fotoğraf: Emre Güney
Fotoğraf: Emre Güney
Nusret Yakışıklı önderliğindeki Patika Doğa'nın 20 kişilik grubu olarak 15 km.lik yürüyüşün son durağı olan Döşemealtı'na bağlı Akkoç Köyü'ne varmıştık. Yürüyüşteki son durağımız olan bu köy civarın en yüksek bölgesi olduğundan serin bir rüzgar bizi karşılamış, son bir saattir yürüdüğümüz tahıl ekili çanak gibi bir ovayı gözlerimizin önüne sermişti. Şoförümüz Nurullah Bey'in bir yakınının bu köyde bize çay ikram edeceğini biliyorduk. Arkada kalanlara evin yolunu bu köyün çocukları Dilara ve Sefa gösterdi.

Fotoğraf: Nusret Yakışıklı
Odun ateşi semaver coşkuyla fokurduyor, iki koca demliğin hakkından geliyordu. Muntazamca yığılmış odunlardan muhteşem manzaraya karşı alçak bir duvar örülmüş, ardından dört bir yanı dağlarla çevrili dümdüz bir ova kırmızı toprak boş arazilerle, tahıl ekili yeşil tarlaların çekişmesini gözler önüne seriyordu. Biz konukların yorgunluğunu almak için evden çıkan sandalyeler bu manzaraya karşı dizilmiş, en uca da semaver konmuştu. Memiş Amca'nın evinin önüydü burası.

Çaylarımızı alıp etrafa yenice yerleşmiştik ki üzeri bazlama ekmekler, zeytinler, petek bal ve keçi sütünden peynirlerle dolu bir sini önümüze geldi. Bu hiç beklemediğimiz sürpriz sadece yorgunluğumuzu almakla kalmadı, bize tam da bu yörede en doğal haliyle yetişen en temel birkaç sofralığı da tatme şansı verdi. Peynir ve ekmekler Memiş Amca'ların kendi üretimi, zeytin ve zeytinyağı kendi ürünü, bal bu köyün balıydı. Hepimizin yüzündeki mutluluğu görerek gözlerinin içi daha da gülerken gururla söylüyordu Memiş Amca.

David Icke'ın gerçeklik algımıza dair akılcı yaklaşımı


ya da aşağıdan düz yazı olarak okuyabilirsiniz.

Merhaba. Davidicke.com üyeleri için sunulan video cast'ımıza hoşgeldiniz. Bu hafta yine pek çok mesaj aldık.

Kevin Black'in sorusuyla devam edeceğiz. Kevin soruyor ki "Dünya Düz mü?" Düz Dünya sorusunu neden sorduğunu bilemiyorum ama... cevabım şu olurdu: Nereden bilebiliriz ki? Gerçekten dünya var mı bilebilir miyiz? Evet dünyada yaşıyoruz, öyle değil mi? Çevremizdeki bunca şey, uzaydan görülenler. Evet... Ama ne görüyoruz? Yani gördüğümüz şey... araştırılmakta olan bir saha. İnsanoğlunun burada bulunduğu durumu araştırıyoruz. Ki bu da çoğu insan tarafından gözardı ediliyor. Siz araştırmayı incelersiniz, ben ise kendim bakarım. Ne olduğunu görmem lazım. Finansal ya da politik bir manipulasyon var mı bakmam lazım. Savaş la ilgili bir manipulasyon var mı, tezgahlanmış bir terör saldırısı mı var... Bunun yapılması lazım. Ama olayın zemininde aslında realitenin anlaşılması yatıyor. 

Bizler yaşam dediğimiz şeyi deneyimliyoruz, Dünya dediğimiz şeyi deneyimliyoruz. Nedir peki o? İlk bakışta çok basit görünüyor. O bir gezegen, bir evren... ...ve katı maddeden bir nesne. Madde yani. Ama ne zaman ki... Ne zaman ki derinlere inseniz, -aslına bakarsanız o kadar derin de değil- Bunların hiçbiri doğru değil. Katı bir dünyada yaşamıyoruz. Kuantum Fiziği bunu bize uzun zamandır anlatıyor. Bizler fiziksel görünen... illüzyonik bir dünyada yaşıyoruz. Ama değil. Ve bizler bir bilgisayar oyununun... çok çok gelişmiş bir sürümünü deneyimliyor gibiyiz. Bir simulasyon. Ve insanların bilgisayar oyunlarını nasıl oynadığına bakarsanız. Yani şu sanal gerçeklikleri falan diyorum... Orada ne oluyor? İnsanlar gözlüklerini takıyor, kulaklıklarını falan takıyor, hatta... bazen özel eldivenlerini giyiyorlar. Bunun yaptığı şey aslında basitçe bizim gerçekliğimizi kırmak ve onu algılayış biçimimize müdahale etmek. Çünkü orada aslında dalgaboyu mertebesindeki iletişim, beş duyumuzca elektriksel bir bilgiye dönüşüyor ve sonra beyinle iletişime geçiyor.
Beyinde ardından bunu deşifre ediyor ve bunu bizim deneyimlediğimizi düşündüğümüz gerçekliğe dönüştürüyor.

İşte olan şey bu. Size uzun zamandır kitaplarımda bahsettiğim simulasyon. Bu simulasyon kablosuz internet gibi. Aynı o durum. Eğer kablosuz... internet olan bir yerdeyseniz onu göremeseniz de o her yerdedir. Görünmez bir biçimde varolur. Ve bilgisayar bu... bilgi alanını deşifre ederek ekranda gördüğümüz şeye çevirir. Biliyorsunuz, internetten bahsedince tüm o resimler, grafikler, filmler, yazılar... evet ama sadece ekranda. Başka yerde değil. Sadece deşifre edilip işlenmiş bir bilgi kümesi. Bu yüzden bir biyolojik bilgisayar olarak bizim yaptığımız şey de bilgiyi almak, işlemek, iletmek suretiyle kozmik internet dediğim bu alanla etkileşimde bulunmak. Kozmik bir wifi ağı gibi düşünebilirsiniz. Ve böyle yaparken bir dünyada varmışız gibi görünüyor. Ama aslında sadece onu deşifre ediyoruz. Aynı bilgisayarın vericiden gelen bilgiyi işleyip ekrana getirmesi gibi. O yüzden sanal gerçeklik bilgisayar oyunlarının yaptığı şey, eldiven, gözlük gibi gereçlerle bu sürece müdahale etmek. Bunu görüşünüzü, ve duyduğunuz sesi değiştirmekle yapıyor tabii. Bedenin beş duyusuna hitap edebilecek şeylerle. Yaptıkları şey, bu duyuları başka bilgilerle beslemek. Bunu da normalde deneyimleyeceğiniz ve "gerçek" kabul ettiğimiz Dünya'yı baskılayarak yapıyor. Acaip değil mi gerçekten? Ve birden insanlar kendilerini öyle sofistike bir sanal gerçeklik içinde buldular ki şu anda algıladıkları Dünya acaba gerçek mi? İnsanların özel gereçlerle o gerçeklikle etkileşime girdiklerini görüyorsunuz. Aslında duyularının algılayacağı formda onlara sunulmuş veriden başka şey değiller.

Şimdi soru şu. Ya halihazırda yaptığımız da buysa? Yani sahte bir gerçekliği algılamak. Bu da bizi "Dünya Düz mü?" sorusuna getiriyor. Bir Dünya var mı acaba? Nereden bilebiliriz ki? Bilgisayar nereden bilsin; ekranındaki şey gerçek mi? Nereden bilebiliriz? Biz katı gibi görülen bir gerçeklik algılıyoruz ama değil. Ve biz sadece bilgi alanında mevcut bulunan veriyi işliyoruz. Aynı bilgisayarın yaptığı gibi. Bilgiyi/veriyi değiştirin, ekrandaki görüntü değişsin. Bu yüzden, eğer bilgisayar simulasyonu tarzı bir şeyin içinde yaşıyorsak; ki ben kuvvetle muhtemel böyle görüyorum. Tamam bilim projeleri var; ama bunlar ana-akım. Dünya'nın dört bir yanından açık fikirli çalışmalar var ve bizi şu soruya getiriyor. Bu bir simulasyon mu? Bir bilgisayar oyunu gibi mi? Biliyorsunuz, bazı fizikçiler de buna değindi ve realitemizin fiziğinin bir bilgisayar oyunu fiziğiyle aynı işlediğini söylediler. O zaman kanıtlar bizi hep bu sonuca yaklaştırıyor.

Bir başka soru şu; Simulasyonu yöneten her kimse işlediğimizi veriyi de kontrol ediyor, gerçeklik algımızı, kim ve nerede olduğumuz algısını da kontrol ediyor. Yani... (tuş sesleri) sonra Enter'a basar. Ahaa, Dünya yuvarlak adamım. Baksana uzaydan görüyorum. (tuş sesleri) Enter'a basar. Allah aşkına, herkes Dünya'nın düz olduğunu bilir. Baksana uzaydan görünüyor. Bu kadar basit. Ancak ve ancak gerçeklik ve benlik gibi böyle derin konulara ya da yaşadığımız bu dünyaya veya burada yaşadığımız dair algıya işte burası cevapların olduğu yer çünkü burası tavşan deliğinin bizi götürdüğü yer.

Bu sorular, insanların sahip olduğu bu kesinlikler... mesela insanlar gelip şöyle diyorlar "ooo adamım sen delisin, bunu herkes bilir" Peki ya sen nereden biliyorsun?
─ "Eee okulda anlatıldı." 
evet, peki sonra?
─ "Medya böyle diyor, bilim öyle anlatıyor."

Pekala... Aldığın bu bilgilerin hep aynı kaynaktan geldiğini hiç düşündün mü ki? Hatta hep aynı oyundan geldiğini. Çeşitli uzmanlıklardan insanlar der ki işte bu böyle olur. Ben de bu oyuna geldim, ben de herkes gibi sahte gerçeklik tuzağına düştüm. Çoğu zaten söylediklerine inanıyor çünkü onlara göre doğru bu. Ama ne zaman ki realiteye derince ve  açık fikirlilikle bakarsanız, gerçekliği algılayış ve deneyimleme sürecimizi görmeye başlarsanız, o zaman bu büyük sorular cevap istemeye başlıyor. Burası nedir? Algıladığımız bu Dünya gerçek mi? Yoksa bu tıkır tıkır tuşlara basılıp programlanan bir şey mi? Eğer öyleyse komutları kim gönderiyor?

Yıllar önce, çok yıllar önce, 1950'lerde, Londra Planetaryumu açıldı. (Ç.N.: Uzay ve gökyüzü müzesi)
ve... Ben orta İngiltere'de, Leicester'de doğmuştum. Hiç paramız olmamıştı. Haftadan haftaya zor geçiniyorduk. Bir gün bir şey oldu. Babam şu banka tatillerinden birinde çıkıp geldi. Merdivenlerden indi ve Londra'ya gideceğimizi söyledi. Ne?! Bu aşağı yukarı 50'lerin sonunda oluyor. Yani ben de 6-7 yaşlarındayım. Harikaydı. İlk kez buharlı trene de binmiştim. Londra'ya vardık ve... Babam dedi ki "Londra Planetaryuma gidiyoruz!" Ne olduğunu bile bilmiyordum. Üstelik babamın astronomiye kesinlikle hiçbir ilgisi yok, hayatında bundan bahsetmedi, hiç bunu anmadı ama şimdi Londra Planetaryumuna gidiyoruz.

Buradan şuraya geleceğim... İçeri girdim, gündüzün ortasındayız, oraya oturdum, küçük bir çocuğum, ışıklar söndü... Ve birden gece gökyüzü üzerimdeydi ve bana bakıyordu. O gün bir şey beni dürttü ve düşünün; küçücük bir çocuğum. Bunu o zamandan beri aklımda tutarım. Gerçek miydi, yoksa bir film miydi sadece?
Gece baktığımız gökyüzünden bahsedersek, öylece bakıyoruz... Onca yıldızlar, Binlerce nesne, milyonlarca yıldız, milyarlarca ışık yılı uzaklıklar... bahsettikleri o korkunç mesafeler. Sadece bizim onları görebildiğimiz formda mevcutlar. Bunu da beynin sadece 2 cm küplük kısmı yapıyor. Gördüğü bilgiyi işleyip bizim için algılanabilir olan gerçekliğe çeviriyor. Çünkü zaman diye bir şey yok. Aslında uzay da yok. Hepsi illüzyon. 

NASA çelişkilerini anlamak için bir rehber


Yaptıkları işi havalı ve zor göstermek için hikayeler uydurdular. Şimdi bu hikayeler başlarına bela oluyor. Dünya'nın atmosferini nasıl da yarıp geçtiklerini anlattılar, bazen yörüngeye yerleştirdikleri teknoloji dehası uydularını anlattılar. O da yetmedi, 20 yıl önceki teknolojiyle 1997'de ta Satürn'e giden ve görevini tamamladığı geçen sene gezegenin atmosferine sokularak intihar dalışıyla emekliye ayrılan Cassini uzay aracı söz konusu. Muhteşem bir Holywood filmi gibi hayranlıkla izlendi. İnsanoğlu gelişmişliğinin sınırlarında, henüz insansız da olsa tüm güneş sistemine yayılabiliyor, ve Mars'ta koloni kurmanın hazırlıklarını yapıyor. 

Uzay konusunu çekirdek çitlenerek izlenecek efekti bol bir eğlence aracı olarak devam ettirmek istiyorsanız elbette bu halen mümkün. Gerçekleri bilmek ağır basıyorsa, yalanı anlamak, uzay programlarına olan umudu, merak ve heyecanı yeniden ele almak için bize öğretilen şu üç zorlu unsuru iyi anlamamız gerekiyor. 

Bunlar yeryüzüne yakından uzağa doğru şöyle sıralanıyor;
  1. Van Allen Kuşağı
  2. Asteroid Kuşağı
  3. Kuiper Kuşağı

Uzaydaki(!) bariyerler

Van Allen Kuşağı (Van Allen Belt) nedir?

Van Allen kuşakları ve konumları
Kuşağın içinde güneş fırtınları, radyasyon seviyeleri ve dünyaya etkileri gibi bilgileri bize sağlayan cihazlar (probe) bulunmaktadır. Güneş fırtınalarında güçlenip büyüyen ve birbirine yaklaşan Van Allen kuşakları bu hat içinde bulunan cihazlarda ve daha aşağıdaki uydularda iletişim ekipmanlarını etkilemekte, elektriksel sorunlara yol açabilmektedir. Daha önemlisi, bu kuşakta uzun süre bulunmak insanlı uzay yolculukları için şimdiye kadar bilinen en büyük risk ve engeldir. NASA, 60'larda Ay'a astronot gönderilebilmesini kuşağın ince bir kısmına kısa bir süre maruz kalınmasıyla açıklamakta. Ne var ki günümüzde bu kuşağın geçilemezliği tartışılıyor ve daha iyi uzay araçları tasarlanmaya çalışılıyor.

Van Allen, çoğunluğu Dünya'nın manyetik alanınca yakalanmış güneş fırtınalarından gelen yüksek enerji yüklü parçacıklardan oluşan bir bölgedir. Yüzeye 500 km ila 58.000 km. mesafe içinde yer alan iki katmandan oluşan kuşak 1958'de keşfedilmiştir ve 2012'deki gözlemlerden sonra, üçüncü bir katmanın daha belirebildiği tespit edilmiştir. Adını ABD'nin 1958'de fırlattığı ilk uydu Explorer 1 ile keşfe önderlik eden James Van Allen'den almıştır.

Arayış hiç bitmeyecek

O ölene dek

surreal painting from Nicoletta Ceccoli
Gözalıcı dünyada gerçeği ararken 
Doğru ya da yanlışı arayabilirsin. Ama bunlar kişi, açı ya da taraflara göre değişir. Eğer doğru ve yanlışın üzerindekini, yani katıksız gerçeği arıyorsan tarafsız olmalısın. Taraflı olan gerçeği göremez. Taraflı bir bakış, filtreli gözlük gibi davranıp, gözünün önündekini görünmez kılıyor. Hiç alışkın olmadığımız ve doğasını bilmediğimiz bir gerçeklik gözümüzün önünde duruyor, ancak onu algılamıyoruz! Neden? Çünkü onun orada olmasını beklemiyoruz ve beynimiz, ve deneyimlerle programlanmış duygularımızın da esaretindeki algılarımız onu yoksayıyor ya da beyin tanık olmaya alışkın olduğu verilerle düzeltme yapıyor ve gerçekliğin üzerine sahteyi yazıyor; güncellemiyor.

Gerçek, kuvvetle muhtemel hiçbir tarafın işine gelmeyecek bir doğaya sahip. Bu yüzdendir ki tüm taraf ve kutuplar onu gizlemek için, ancak ve ancak bunun için işbirliği yapabiliyor. Hiçbir şekilde birarada olamayan bu azılı düşman kuvvetler ancak ve ancak gerçeği saklamak için müthiş bir uyum içinde çalışıyorlar. Bu gerçek hepsinin tahtını, kitleleri kontrol gücünü etkileyen, geçersiz kılan bir gerçek. Bu açık, kesin ve net!

Bugün bilim bile evriliyor ve doğruları yanlışları değişiyor. İşimiz gerçekle mi, yoksa onun bunun sadece şartlar ya da duygularıyla bile değişebilen doğrularıyla mı? Soytarılıkları bırakıp gerçeği merak edecek miyiz? Tüm fikirlerden, kazanılmış deneyimlerden ve perspektiflerden arınmış halde bakabilirsek belki! Doğduğumuzdan beri sayısız deneyim ve bilgi bombardımanı ile sürekli bir programlanma halindeyiz; hem görünür, hem görünmez yöntemlerle. Çoğumuz bunun farkında bile değil.

Bir balığa karayı anlatsan, bu suyun dışında başka alemler var, başka dinamiklerin işlediği bir yaşam var desen sana inanır mıydı? İnanmayı bırak seni delilikle, duygusal ve ruhsal sorunlarla ilişkilendirirdi. Ne yazık ki O balık hep balık olarak kalacak! Kaçarı yok. O bir balık!

Gurdjieff'ten insan iç dünyası ve özgürlük üzerine...

Gerçekten özgür müyüz?
Kendimizi bilmek için çaba harcıyorsak özgürlük için de çaba harcamalıyız. Kendini bilme ve daha ileri doğru kendini geliştirme görevi o kadar önemli ve ciddidir ve o kadar yoğun bir çaba ister ki, bunu eski tarzda ve diğer işlerimizin arasında yapmak olanaksızdır. Bu vazifeyi üstlenen biri bunu yaşamında ilk sıraya koymak zorundadır çünkü yaşam önemsiz şeylere harcanamayacak kadar kısadır.

İnsanın bu araştırmasında zamanını yararlı bir şekilde harcamasını her türlü bağlılıktan özgürleşmek dışında ne sağlayabilir?

G.I.Gurdjieff
Özgürlük ve ciddiyet. Tabi burada çatık kaşlar, büzülmüş dudaklar, dikkatle yapılan hareketler ve dikkatle seçilen sözcükler yoluyla gösterilen bir ciddiyetten değil, bu araştırmada kararlılık ve devamlılık, yoğunluk ve tutarlılık getiren bir ciddiyetten söz ediyoruz, yani kişi dinlenirken bile asıl vazifesine devam etmektedir.

Sorun kendinize, özgür müsünüz? Maddi anlamda güvencedeyse, yarını için endişelenmesine gerek yoksa, geçimi için bir başkasına ihtiyacı yoksa veya yaşam koşullarını kendisi belirleyebilecek durumdaysa pek çok kişi bu soruya "evet" diye yanıt verme eğilimindedir. Fakat bu özgürlük müdür? Özgürlük sadece dışsal koşullar meselesi midir?

Pozitif/olumlu düşünmek erdem mi?


Size de hiç "olumlu düşün" ve tüm problemlerin uçsun gitsin dendi mi?
Ya da hayatınızdaki hedeflere ulaşmak için olumlu niyetlerle onu görselleştirin dendi mi?
Biliyorsunuz, özellikle Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı (1936) ya da Düşün ve Zengin Ol (1937) gibi kitaplardan bu güne bu felsefe pek popüler. Peki ama bu felsefe gerçekten hayatlarımızı daha anlamlı ve tatmin edici kılıyor mu? Pek değil.

Aksine, Osho gibi bir guruya göre pozitif düşünme felsefesi bu konuda ortaya atılmış en büyük saçmalık.

osho pozitif düşünce
Osho


Pozitif düşünmenin neden faydası yok?


Osho'ya pozitif düşünce hakkında fikri sorulduğunda Osho bunun faydadan çok zarar getirdiğine inandığını söylemiş. Peki neden? Çünkü bunun realiteyi reddetmek olduğunu ve kendimize karşı dürüst olmayan bir davranış olduğunu savunuyor:


"Olumlu düşünme felsefesi" gerçek dışıdır ve hiç dürüst bir davranş değildir. Bu, kesin olan bir şeyi görüp yine de bunu reddetmektir; ki bu da hem kendini, hem de diğerlerini kandırmaktır.

Pozitif düşünme akımı Amerika'nın insan düşüncesine aşıladığı en büyük felsefik saçmalık. Dale Carnegie, Napoleon Hill ve Hıristiyan rahip Vincent Peale gibi ünlülerin başı çektiği birçok insan bu absürd fikirle zihinlerini doldurdu ve bu fikri yaydı.

Bu fikir özellikle vasat zihinleri uyuşturuyor...

Dale Carnegie'nin kitabı Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı, neredeyse İncil kadar çok satmış bir kitap. Hiçbir kitap bunu kadar popülerliğe yaklaşamadı.

Hatta İncil daha çok ücretsiz dağıtıldığı ve dayatıldığı için bu kitapla kıyaslanmamalı bile. Oysa Dale'ın kitabını insanlar satın aldılar ve bu kitap bu ve benzeri ideolojide bir çok başka kitabın doğmasına sebep oldu. Bu bana göre mide bulandırıcı.

... bütün bu olumlu düşünme, pozitif tarafı görme ve karanlık yüzü reddetme akımını Dale Carnegie başlattı. Ama siz karanlık tarafı görmeyerek onu yok ettiğinizi mi sanıyorsunuz? Sadece kendinizi kandırıyorsunuz. Gece orada olacak. Sen 24 saat boyunca gündüzü yaşadığını düşünebilirsin. Ama senin öyle düşünmenle günde 24 saat gündüzü yaşıyor olmayacaksın.

Negatif olan da en az pozitif olan kadar yaşamın parçasıdır. Onlar birbirlerini dengelerler."

Osho Düşün ve Zengin ol kitabı için de şu fikirleri öne sürmüştür:

"Napoleon Hill'ı fakir bir adam olarak hatırlıyorum. Bu bile Onun felsefesinin işe yaramadığını görmek için yeterli bir kanıt. Sonradan, kitabını satarak zengin oldu.
Onu zengin eden olumlu düşünme değildi. Onu zengin eden şey dünyanın dört bir yanında kitabını satın alan ahmaklardı. Onu zengin eden şey, kitabı için verdiği emek, çaba ve çalışmasıydı. Ancak kitabın çıktığı ilk günlerde O kitapçı dükkanlarında bekliyor, insanları kitabını satın almaları için ikna ediyordu. 

Bir gün Henry Ford'un son model arabasıyla hafif bir şeyler okumak için bu kitapçılardan birine geldiği ve Napoleon Hill ile arasında geçen bir konuşma anlatılır. Napoleon Hill bu fırsatı kaçırmak istemez ve Henry Ford'a giderek "Yeni, müthiş bir kitap çıktı; bunu okursanız çok mutlu olacaksınız; üstelik bu yalnızca bir kitap değil, aynı zamanda kesin bir başarı yöntemini anlatıyor" demiş. Henry Ford adama bakmış ve "Kitabın yazarı sen misin?" diye sormuş. Napoleon Hill da gururla "Evet kitabı ben yazdım" demiş. 

Napoleon şu konuda gurur duyabilir. Bu yazılan kitap bir eserdir. Çünkü ıvır zıvırdan tutulan bir eser yaratmak ustalıktır. 

Henry Ford kitaba hiç dokunmadan Napoleon'a tek bir soru sormuş: "Buraya kendi arabanla mı yoksa otobüsle mi geldin?" Napoleon Onun ne demek istediğini anlamamış ve "tabii ki otobüsle geldim" demiş. 

Henry Ford, "Dışarıya bak. Bu benim özel aracım ve ben Henry Ford'um. Başkalarını kandırıyorsun. Kendi araban bile yok ama Düşün ve Zengin Ol diye kitap yazıyorsun. Ama ben düşünmeden zengin oldum. Bu yüzden buna takacak değilim. Sen düşün ve zengin ol! Zengin olunca yanıma gel. İşte o zaman kanıtlarsın. Kitap buna kanıt değil." 

Napoleon Hill'ın zengin olduktan sonra bile Henry Ford ile görüşmeye cesaret edemediği söylenir. Ama Henry Ford ile kıyaslandığında, O her zaman fakir bir adam olmuştur ve fakirliğe bağlıdır. Henry Ford'un mantığı ise son derece açıktı. 

Diyor ki "hayır, salt pozitif düşünceyle ilgili hiçbir felsefeye, düşünerek bir yere gelinebileceği fikrine inanmıyorum"

Kısmi gerçekliğe bel bağlamak tehlikelidir

olumlu düşünmek negatifi bastırmak hatadırOsho aynı zamanda sürekli pozitif düşünmeye zorlanmanın hayatlarımızın asıl gerçekliğini reddetmek olduğunu, bunun da dönüp dolaşıp bizi "ısıracağını" söylüyor ve şunları ekliyor:

Bana "Pozitiflik felsefesine karşı olup olmadığımı" soruyorsunuz. Evet, karşıyım; çünkü aynı zamanda negatiflik felsefesine karşıyım.


Tek tek ikisine de karşı olmalıyım çünkü her biri gerçekliğin bir yarısı ve diğerinin görmezden gelinmesi.

Ve hatırlayın: Yarım bir gerçeklik bütün bir yalandan daha tehlikelidir. Çünkü bütün bir yalanı er ya da geç farkedersiniz. Tam bir yalan ne kadar süre siz onu keşfetmeden kalabilir ki? Yalan, neticede yalandır. O sadece kağıttan saraylardır. Ufacık bir esinti... Ve tüm saray yıkılıp dağılır.

Ama kısmi doğru tehlikelidir. Onu hiç farkedemeyebilir ve gerçekliğin tamamı sanabilirsiniz. Bu yüzden asıl problem tamamı yalan olan bir gerçeklik değil, kendini doğru ve tamam ilan eden kısmi bir gerçekliktir. İşte bu tam da bu insanların yaptığı şeydir.



osho pozitif düşünme saçmalıktır
Sonuç: Mutlu görünen depresif ve sahte insanlar

Zihninizdeki negatif fikirler bastırılmamalı, ama serbest bırakılmalıdır

Osho negatif/olumsuz duyguların baskılanmasının zararlı olduğunu söylüyor:
"Zihninizdeki negatif duygular pozitif fikirlerle bastırılmaktansa serbest bırakılmalıdır. Ne pozitif, ne de negatif olan bir bilinç oluşturmalısıınız. İşte bu saf bilinçtir. Bu saf bilinç hali içinde olunca bugüne kadarki en doğal ve en keyifli yaşamı süreceksiniz.  
Bir kişiyi sevmezsiniz, sevmediğiniz birçok şey olur... Bazen kendinizi, ya da içinde kaldığınız bir durumu sevmezsiniz. Tüm bu çöp bilinçaltında toplanıyor ve üst yüzeyde bir hipokrat (riyakâr/ikiyüzlü) doğuyor, ve şöyle diyor: "Herkesi seviyorum; sevgi, keyif ve mutluluğun anahtarı." Ama bu insanların hayatında bir mutluluk görmezsiniz. Tüm bu cehennemi içinde tutuyorlardır. 
Başkalarını kandırabilir bu adam. Ve kandırmaya yeterince uzun bir süre devam ederse kendini bile kandırabilir. Bu bir şeyi değiştirmeyecek. Bu sadece hayatı boşa harcamak. Hayat ise çok, çok değerli ve asla geri getirelemeyecek. 
Pozitif düşünme metodu ─doğru isim vermek gerekirse─ aslında hipokrat felsefesidir. Ağlamak istediğinizde size şarkı söylemeyi öğretir. Eğer denerseniz kontrol edebilirsiniz, ama bu bastırılmış yaşlar bir şekilde, bir yerde çıkacak. Baskılamanın bir sınırı vardır. Üstelik söylediğiniz şarkı da anlamsız; çünkü onu hissetmiyordunuz ve o kalbinizden gelmiyordu."

Kaynak: ideapod.com
Çeviri: Emre Güney


Bu yazıda öğreneceğiniz diğer konular: 

Natural News haberine göre ham küresel ısınma verileri incelendiğinde dünyadaki sıcaklıkların değiştirilerek sistematik bilimsel dolandırıcılık yapıldığı ortaya çıktı. Bu tüm bilim tarihinde bu güne kadar ortaya çıkmış olan en büyük sahtecilik ve bize "küresel ısınmanın" ve "iklim değişikliğinin" gerçeklikten uzak özenle hazırlanmış birer yalandan ibaret olduklarını gösterdi. 
(Emre'nin notu: Bu konuda David Icke uzun yıllardır aynı şeyi söylemekte ve somut ispatını da İnsanoğlu Ayağa Kalk adlı kitabında yapmaktadır.)
Yeni bir araştırma gösterdi ki bilim insanları tarafından son yıllarda yapılan küresel yüzey sıcaklığı okumalarındaki veriler yayınlanmış güvenilir ABD verileri ve diğer sağlayıcılarla tamamen tutarsız. (Daily Caller)

küresel ısınma sözcüsü
Küresel Isınma sözcüsü ve
ABD eski Başkan Yardımcısı Al Gore
Küresel olarak yayılmış bu sahteciliğin amacı bilim insanlarına sahte bilgi empoze edip ortalama küresel sıcaklıklarla ilgili kıyamet-vari bir trendin sergilendiği bir tür fikir birliği yaratmak. Bunların hepsi müthiş para kaynağı olan karbon vergilerini desteklemek için yapılıyor. Bir yandan karbon salınımlarıyla ilgili baskıcı hükümet politikalarıyla devlet kazanıyor, bir yandan da satılmış piyon bilim insanları hileli bilimleriyle para kazanıyor. Bunların başı çekeni de eski ABD Başkan Yardımcısı ve küresel ısınma sözcüsü Al Gore. Kendisi Dünya gündemine küresel ısınma ve iklim değişikliği fikrini atan en etkin ve öncü kimsedir. İklim değişikliği konusunda tüm Dünyayı galeyana getiren bu ağabeyimiz savunduğu ve toplumu uyardığı bu tehlikeye karşılık Nashville'in en lüks bölgesinde, 20 odalı ve 8 banyolu bir malikhanede yaşıyor ve ortalama bir ABD vatandaşının yıllık tüketiminden çok daha fazla elektriği bir ayda tüketiyor. (Kaynak)