#YDI #YDi: Yeni Dünya için İpuçları
Yeni Dünya için İpuçları 2.000.000 ziyaretçiye ulaştı! Teşekkürler.
Blogumdaki kaynak belirtilmemiş tüm yazılar Emre Güney'e aittir. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Ruhsallık/Toplum

Bilim/Gizem

Güncel

David Icke'ın gerçeklik algımıza dair akılcı yaklaşımı


ya da aşağıdan düz yazı olarak okuyabilirsiniz.

Merhaba. Davidicke.com üyeleri için sunulan video cast'ımıza hoşgeldiniz. Bu hafta yine pek çok mesaj aldık.

Kevin Black'in sorusuyla devam edeceğiz. Kevin soruyor ki "Dünya Düz mü?" Düz Dünya sorusunu neden sorduğunu bilemiyorum ama... cevabım şu olurdu: Nereden bilebiliriz ki? Gerçekten dünya var mı bilebilir miyiz? Evet dünyada yaşıyoruz, öyle değil mi? Çevremizdeki bunca şey, uzaydan görülenler. Evet... Ama ne görüyoruz? Yani gördüğümüz şey... araştırılmakta olan bir saha. İnsanoğlunun burada bulunduğu durumu araştırıyoruz. Ki bu da çoğu insan tarafından gözardı ediliyor. Siz araştırmayı incelersiniz, ben ise kendim bakarım. Ne olduğunu görmem lazım. Finansal ya da politik bir manipulasyon var mı bakmam lazım. Savaş la ilgili bir manipulasyon var mı, tezgahlanmış bir terör saldırısı mı var... Bunun yapılması lazım. Ama olayın zemininde aslında realitenin anlaşılması yatıyor. 

Bizler yaşam dediğimiz şeyi deneyimliyoruz, Dünya dediğimiz şeyi deneyimliyoruz. Nedir peki o? İlk bakışta çok basit görünüyor. O bir gezegen, bir evren... ...ve katı maddeden bir nesne. Madde yani. Ama ne zaman ki... Ne zaman ki derinlere inseniz, -aslına bakarsanız o kadar derin de değil- Bunların hiçbiri doğru değil. Katı bir dünyada yaşamıyoruz. Kuantum Fiziği bunu bize uzun zamandır anlatıyor. Bizler fiziksel görünen... illüzyonik bir dünyada yaşıyoruz. Ama değil. Ve bizler bir bilgisayar oyununun... çok çok gelişmiş bir sürümünü deneyimliyor gibiyiz. Bir simulasyon. Ve insanların bilgisayar oyunlarını nasıl oynadığına bakarsanız. Yani şu sanal gerçeklikleri falan diyorum... Orada ne oluyor? İnsanlar gözlüklerini takıyor, kulaklıklarını falan takıyor, hatta... bazen özel eldivenlerini giyiyorlar. Bunun yaptığı şey aslında basitçe bizim gerçekliğimizi kırmak ve onu algılayış biçimimize müdahale etmek. Çünkü orada aslında dalgaboyu mertebesindeki iletişim, beş duyumuzca elektriksel bir bilgiye dönüşüyor ve sonra beyinle iletişime geçiyor.
Beyinde ardından bunu deşifre ediyor ve bunu bizim deneyimlediğimizi düşündüğümüz gerçekliğe dönüştürüyor.

İşte olan şey bu. Size uzun zamandır kitaplarımda bahsettiğim simulasyon. Bu simulasyon kablosuz internet gibi. Aynı o durum. Eğer kablosuz... internet olan bir yerdeyseniz onu göremeseniz de o her yerdedir. Görünmez bir biçimde varolur. Ve bilgisayar bu... bilgi alanını deşifre ederek ekranda gördüğümüz şeye çevirir. Biliyorsunuz, internetten bahsedince tüm o resimler, grafikler, filmler, yazılar... evet ama sadece ekranda. Başka yerde değil. Sadece deşifre edilip işlenmiş bir bilgi kümesi. Bu yüzden bir biyolojik bilgisayar olarak bizim yaptığımız şey de bilgiyi almak, işlemek, iletmek suretiyle kozmik internet dediğim bu alanla etkileşimde bulunmak. Kozmik bir wifi ağı gibi düşünebilirsiniz. Ve böyle yaparken bir dünyada varmışız gibi görünüyor. Ama aslında sadece onu deşifre ediyoruz. Aynı bilgisayarın vericiden gelen bilgiyi işleyip ekrana getirmesi gibi. O yüzden sanal gerçeklik bilgisayar oyunlarının yaptığı şey, eldiven, gözlük gibi gereçlerle bu sürece müdahale etmek. Bunu görüşünüzü, ve duyduğunuz sesi değiştirmekle yapıyor tabii. Bedenin beş duyusuna hitap edebilecek şeylerle. Yaptıkları şey, bu duyuları başka bilgilerle beslemek. Bunu da normalde deneyimleyeceğiniz ve "gerçek" kabul ettiğimiz Dünya'yı baskılayarak yapıyor. Acaip değil mi gerçekten? Ve birden insanlar kendilerini öyle sofistike bir sanal gerçeklik içinde buldular ki şu anda algıladıkları Dünya acaba gerçek mi? İnsanların özel gereçlerle o gerçeklikle etkileşime girdiklerini görüyorsunuz. Aslında duyularının algılayacağı formda onlara sunulmuş veriden başka şey değiller.

Şimdi soru şu. Ya halihazırda yaptığımız da buysa? Yani sahte bir gerçekliği algılamak. Bu da bizi "Dünya Düz mü?" sorusuna getiriyor. Bir Dünya var mı acaba? Nereden bilebiliriz ki? Bilgisayar nereden bilsin; ekranındaki şey gerçek mi? Nereden bilebiliriz? Biz katı gibi görülen bir gerçeklik algılıyoruz ama değil. Ve biz sadece bilgi alanında mevcut bulunan veriyi işliyoruz. Aynı bilgisayarın yaptığı gibi. Bilgiyi/veriyi değiştirin, ekrandaki görüntü değişsin. Bu yüzden, eğer bilgisayar simulasyonu tarzı bir şeyin içinde yaşıyorsak; ki ben kuvvetle muhtemel böyle görüyorum. Tamam bilim projeleri var; ama bunlar ana-akım. Dünya'nın dört bir yanından açık fikirli çalışmalar var ve bizi şu soruya getiriyor. Bu bir simulasyon mu? Bir bilgisayar oyunu gibi mi? Biliyorsunuz, bazı fizikçiler de buna değindi ve realitemizin fiziğinin bir bilgisayar oyunu fiziğiyle aynı işlediğini söylediler. O zaman kanıtlar bizi hep bu sonuca yaklaştırıyor.

Bir başka soru şu; Simulasyonu yöneten her kimse işlediğimizi veriyi de kontrol ediyor, gerçeklik algımızı, kim ve nerede olduğumuz algısını da kontrol ediyor. Yani... (tuş sesleri) sonra Enter'a basar. Ahaa, Dünya yuvarlak adamım. Baksana uzaydan görüyorum. (tuş sesleri) Enter'a basar. Allah aşkına, herkes Dünya'nın düz olduğunu bilir. Baksana uzaydan görünüyor. Bu kadar basit. Ancak ve ancak gerçeklik ve benlik gibi böyle derin konulara ya da yaşadığımız bu dünyaya veya burada yaşadığımız dair algıya işte burası cevapların olduğu yer çünkü burası tavşan deliğinin bizi götürdüğü yer.

Bu sorular, insanların sahip olduğu bu kesinlikler... mesela insanlar gelip şöyle diyorlar "ooo adamım sen delisin, bunu herkes bilir" Peki ya sen nereden biliyorsun?
─ "Eee okulda anlatıldı." 
evet, peki sonra?
─ "Medya böyle diyor, bilim öyle anlatıyor."

Pekala... Aldığın bu bilgilerin hep aynı kaynaktan geldiğini hiç düşündün mü ki? Hatta hep aynı oyundan geldiğini. Çeşitli uzmanlıklardan insanlar der ki işte bu böyle olur. Ben de bu oyuna geldim, ben de herkes gibi sahte gerçeklik tuzağına düştüm. Çoğu zaten söylediklerine inanıyor çünkü onlara göre doğru bu. Ama ne zaman ki realiteye derince ve  açık fikirlilikle bakarsanız, gerçekliği algılayış ve deneyimleme sürecimizi görmeye başlarsanız, o zaman bu büyük sorular cevap istemeye başlıyor. Burası nedir? Algıladığımız bu Dünya gerçek mi? Yoksa bu tıkır tıkır tuşlara basılıp programlanan bir şey mi? Eğer öyleyse komutları kim gönderiyor?

Yıllar önce, çok yıllar önce, 1950'lerde, Londra Planetaryumu açıldı. (Ç.N.: Uzay ve gökyüzü müzesi)
ve... Ben orta İngiltere'de, Leicester'de doğmuştum. Hiç paramız olmamıştı. Haftadan haftaya zor geçiniyorduk. Bir gün bir şey oldu. Babam şu banka tatillerinden birinde çıkıp geldi. Merdivenlerden indi ve Londra'ya gideceğimizi söyledi. Ne?! Bu aşağı yukarı 50'lerin sonunda oluyor. Yani ben de 6-7 yaşlarındayım. Harikaydı. İlk kez buharlı trene de binmiştim. Londra'ya vardık ve... Babam dedi ki "Londra Planetaryuma gidiyoruz!" Ne olduğunu bile bilmiyordum. Üstelik babamın astronomiye kesinlikle hiçbir ilgisi yok, hayatında bundan bahsetmedi, hiç bunu anmadı ama şimdi Londra Planetaryumuna gidiyoruz.

Buradan şuraya geleceğim... İçeri girdim, gündüzün ortasındayız, oraya oturdum, küçük bir çocuğum, ışıklar söndü... Ve birden gece gökyüzü üzerimdeydi ve bana bakıyordu. O gün bir şey beni dürttü ve düşünün; küçücük bir çocuğum. Bunu o zamandan beri aklımda tutarım. Gerçek miydi, yoksa bir film miydi sadece?
Gece baktığımız gökyüzünden bahsedersek, öylece bakıyoruz... Onca yıldızlar, Binlerce nesne, milyonlarca yıldız, milyarlarca ışık yılı uzaklıklar... bahsettikleri o korkunç mesafeler. Sadece bizim onları görebildiğimiz formda mevcutlar. Bunu da beynin sadece 2 cm küplük kısmı yapıyor. Gördüğü bilgiyi işleyip bizim için algılanabilir olan gerçekliğe çeviriyor. Çünkü zaman diye bir şey yok. Aslında uzay da yok. Hepsi illüzyon. 

NASA çelişkilerini anlamak için bir rehber


Yaptıkları işi havalı ve zor göstermek için hikayeler uydurdular. Şimdi bu hikayeler başlarına bela oluyor. Dünya'nın atmosferini nasıl da yarıp geçtiklerini anlattılar, bazen yörüngeye yerleştirdikleri teknoloji dehası uydularını anlattılar. O da yetmedi, 20 yıl önceki teknolojiyle 1997'de ta Satürn'e giden ve görevini tamamladığı geçen sene gezegenin atmosferine sokularak intihar dalışıyla emekliye ayrılan Cassini uzay aracı söz konusu. Muhteşem bir Holywood filmi gibi hayranlıkla izlendi. İnsanoğlu gelişmişliğinin sınırlarında, henüz insansız da olsa tüm güneş sistemine yayılabiliyor, ve Mars'ta koloni kurmanın hazırlıklarını yapıyor. 

Uzay konusunu çekirdek çitlenerek izlenecek efekti bol bir eğlence aracı olarak devam ettirmek istiyorsanız elbette bu halen mümkün. Gerçekleri bilmek ağır basıyorsa, yalanı anlamak, uzay programlarına olan umudu, merak ve heyecanı yeniden ele almak için bize öğretilen şu üç zorlu unsuru iyi anlamamız gerekiyor. 

Bunlar yeryüzüne yakından uzağa doğru şöyle sıralanıyor;
  1. Van Allen Kuşağı
  2. Asteroid Kuşağı
  3. Kuiper Kuşağı


Van Allen Kuşağı (Van Allen Belt) nedir?

Van Allen kuşakları ve konumları
Kuşağın içinde güneş fırtınları, radyasyon seviyeleri ve dünyaya etkileri gibi bilgileri bize sağlayan cihazlar (probe) bulunmaktadır. Güneş fırtınalarında güçlenip büyüyen ve birbirine yaklaşan Van Allen kuşakları bu hat içinde bulunan cihazlarda ve daha aşağıdaki uydularda iletişim ekipmanlarını etkilemekte, elektriksel sorunlara yol açabilmektedir. Daha önemlisi, bu kuşakta uzun süre bulunmak insanlı uzay yolculukları için şimdiye kadar bilinen en büyük risk ve engeldir. NASA, 60'larda Ay'a astronot gönderilebilmesini kuşağın ince bir kısmına kısa bir süre maruz kalınmasıyla açıklamakta. Ne var ki günümüzde bu kuşağın geçilemezliği tartışılıyor ve daha iyi uzay araçları tasarlanmaya çalışılıyor.

Van Allen, çoğunluğu Dünya'nın manyetik alanınca yakalanmış güneş fırtınalarından gelen yüksek enerji yüklü parçacıklardan oluşan bir bölgedir. Yüzeye 500 km ila 58.000 km. mesafe içinde yer alan iki katmandan oluşan kuşak 1958'de keşfedilmiştir ve 2012'deki gözlemlerden sonra, üçüncü bir katmanın daha belirebildiği tespit edilmiştir. Adını ABD'nin 1958'de fırlattığı ilk uydu Explorer 1 ile keşfe önderlik eden James Van Allen'den almıştır.

Kuiper Kuşağı (Kuiper Belt) nedir? 

Kuiper Kuşağı, donut (şişman bir simit ya da geometri diliyle torus) şeklinde olup, Neptün yörüngesi ötesinde yer alan yüzlerce milyon buzlu kütleden oluşan bir kuşaktır. Mars ile Jüpiter arasında yer alan asteroid kuşağına benzer, ancak ondan 20 kez daha geniş bir alanı kaplar ve 20 ila 200 kat daha fazla kütle içerir. Kuiper kuşağında yer alan buz kütleler metan, nitrojen, amonyak ve sudan oluşur. 

Kuiper Kuşağı ve konumu
Kuiper kuşağında bilinen en az 3 cüce gezegen bulunur. Bunlar Pluto, Haumea ve Makemake'dir. Güneş Sistemi'ndeki bazı uyduların da Keiper'den edinildiği düşünülmektedir. Bunlara örnekler Neptün'ün Triton'u ve Satürn'ün Phoebe'sidir. 

Kuiper kuşağında küçük buz yığınları ile 100+ km. çaplı kütlelere kadar milyonlarca cisim bulunur. Tahminlere göre bu kütlelerin 35.000'den fazlası 100 km'den büyük çapa sahiptir. Bu da bize Kuiper kuşağının cisim sayısı ve kütleleri bakımından asteroid kuşağından yüzlerce kat daha büyük olduğunu gösteriyor. Pluto bu kuşakta yer alan en büyük cisimdir. Bu konumu itibariyle 2006'da gezegen statüsünden çıkarılmış ve cüce gezegen sınıfına katılmıştır. Kuşakta 20 km. çap ve altında kalan boyutlarda da 100 milyon daha küçük parça olduğu tahmin ediliyor. 


NASA zaten alçak dünya yörüngesini bile geçemediğini defalarca söyledi. Üstelik alçak Dünya yörüngesi daha henüz uzayın başlangıcı. Şimdi, tüm bu anlatılanları uzay programları ile ilişkilendirip iyi bir şekilde bağlamak için NASA görevlilerinden ve Obama'nın ağzından söylemleri içeren şu videoyu mutlaka izleyelim. 

video görünmüyorsa tıklayın (eğer tek video görüyorsanız ilki bu bağlantıda)

Rahatlayın, sıkıntı yok. Dünya hala eğlenceli bir yer.

Kaynaklar: 


Arayış hiç bitmeyecek

O ölene dek

surreal painting from Nicoletta Ceccoli
Gözalıcı dünyada gerçeği ararken 
Doğru ya da yanlışı arayabilirsin. Ama bunlar kişi, açı ya da taraflara göre değişir. Eğer doğru ve yanlışın üzerindekini, yani katıksız gerçeği arıyorsan tarafsız olmalısın. Taraflı olan gerçeği göremez. Taraflı bir bakış, filtreli gözlük gibi davranıp, gözünün önündekini görünmez kılıyor. Hiç alışkın olmadığımız ve doğasını bilmediğimiz bir gerçeklik gözümüzün önünde duruyor, ancak onu algılamıyoruz! Neden? Çünkü onun orada olmasını beklemiyoruz ve beynimiz, ve deneyimlerle programlanmış duygularımızın da esaretindeki algılarımız onu yoksayıyor ya da beyin tanık olmaya alışkın olduğu verilerle düzeltme yapıyor ve gerçekliğin üzerine sahteyi yazıyor; güncellemiyor.

Gerçek, kuvvetle muhtemel hiçbir tarafın işine gelmeyecek bir doğaya sahip. Bu yüzdendir ki tüm taraf ve kutuplar onu gizlemek için, ancak ve ancak bunun için işbirliği yapabiliyor. Hiçbir şekilde birarada olamayan bu azılı düşman kuvvetler ancak ve ancak gerçeği saklamak için müthiş bir uyum içinde çalışıyorlar. Bu gerçek hepsinin tahtını, kitleleri kontrol gücünü etkileyen, geçersiz kılan bir gerçek. Bu açık, kesin ve net!

Bugün bilim bile evriliyor ve doğruları yanlışları değişiyor. İşimiz gerçekle mi, yoksa onun bunun sadece şartlar ya da duygularıyla bile değişebilen doğrularıyla mı? Soytarılıkları bırakıp gerçeği merak edecek miyiz? Tüm fikirlerden, kazanılmış deneyimlerden ve perspektiflerden arınmış halde bakabilirsek belki! Doğduğumuzdan beri sayısız deneyim ve bilgi bombardımanı ile sürekli bir programlanma halindeyiz; hem görünür, hem görünmez yöntemlerle. Çoğumuz bunun farkında bile değil.

Bir balığa karayı anlatsan, bu suyun dışında başka alemler var, başka dinamiklerin işlediği bir yaşam var desen sana inanır mıydı? İnanmayı bırak seni delilikle, duygusal ve ruhsal sorunlarla ilişkilendirirdi. Ne yazık ki O balık hep balık olarak kalacak! Kaçarı yok. O bir balık!

Taraflar

Ruhsal gelişim, duygusal arayış, kişisel gelişim, dünyevi gerçekler ya da bir sebeple buraya geldin ve bu yazıyı okuyorsun. Çok pis oyuna geldin. Ben geldim ondan biliyorum. Sana sadece farketmesi kaldı. Uyuşturdular bizi ve kendi oyunları arasına kattılar. Buna dahil ettiler. Doğu mitlerinin, doğulu -gerçek- öğretilerin, gerçek ruhsallığın yerini bir şey alması gerekiyordu. Batıdan ne dalgalar ne dalgalar yükseldi. Amerikalı ve Avrupalı sayısız bilgi, sayısız senaryo ve kurgu birbiri ardına kitapları doldurup raflara yerleşti, sinemalara girdi ve sayısız siteler kuruldu. Kanatlı kutsal varlıklar -sağ olsunlar- bize kol kanat gerdiler ve insanların seçkin olanlarıyla bağlantı kurup bizimle iletişime geçtiler.

Ashtar "avcumun içindesiniz" derken
Kanatsız olan (kız yazııık) kutsal varlıklar da vardı ama onlar da gemilerle üzerimizde yine yardım için çırpınıyorlardı ve bizim bilincimizi açmak için canla başla çalışıyorlardı. Kötülerin sonu gelecekti. Eli kulağındaydı. İşte her şey çöküyordu. Kötüler bugün bir kayıp daha verdi. Siz iyisiniz ama embesilliğinizden kaybediyorsunuz, iyisiniz ama siz, özde... İşte kötüler şimdi bir banka kaybettiler, geçen hafta ise küresel çapta tutuklamalar olmuştu ve şu cephe iyice yıkıldı. Bu arada kanatsız (ama uzay gemili) yüce varlıklar ise Hasidik Okyanusu altındaki bir sürüngen ya da Kabal üssünü yok etmiş ve ışıktan olanlara büyük bir avantaj daha sağlamıştı. Haftaya çıkmaz tüm dünya insanlarına bir fon eşit olarak dağıtılıp dünyada cennetin kurulumu başlayacaktı. Evet... Galaktik Federasyon ve Dünya-dışı kurtarıcı varlıklar, çeşit çeşit melekler, Siriuslular, Arkturuslular, Hathorlar, Sheldan Nidle, Salusa vs. derken dile kolay, belli bir ekol olarak yaklaşık 15 senemiz böyle geçti. Ben gerçeği göremedim! 

Bu ilk bakışta pozitif görüntülü mesajlar çok sinsi bir plan içeriyordu. İnsanları dualitik tuzağa düşürmek! Bir dış kaynaklı operasyon umuduyla duygusal ve bilinçsel olarak bağımlı edip, operasyonel olarak felç etmek. İyi - kötü savaşı, ışık - karanlık savaşı, insan - sürüngen savaşı, zengin - fakir savaşı, yer - gök çekişmesi, gelişmiş - ilkel eziklemesi. Yedim ben! Bunu açıkça yapmadılar. Kelimeler çok tatlıydı ve umut vaad ediyordu. 

Tuzağın deşifresi

Herkes bunlardan aldıklarıyla kendi kişiliği, ruhsal gelişmişliği, kendi deneyimleri ve duygusal durumları etkisi altında -gelecekteki- kendi yuvasını kurdu. Ben de -belki paralel bir evrende- sonunda huzuru bulduğum, sıcak, gerçek ve kimsenin hiçbir şey saklayamadığı, ancak dürüst ve doğru olanların girebildiği, neşeli ve insanlığa adanmış, sevgide engel bulunmayan bir kardeşliğin hüküm sürdüğü dünyayı kurdum. O resim hala aklımda. Cıvıl cıvıl, yeşil tepelerde, elele tutuşmuş dans eden insanlık hala gözümün önünde. Kurduğum O dünya hala orada bir yerlerde benimle can buluyor, ama sinirlenip de beni buraya kadar dinlemeyenler asıl söylemek istediğimi ve duygularımı hiç bir zaman bilemeyecek. O mesajlar, o yazılar ve öngörüler bir cennetin, huzurlu, neşeli bir dünyanın resmini çizdi bana. Bana gerçekte ne aradığımı, beni neyin mutlu ettiğini farkettirdi belki. Bakabileceğim en optimist bakış açısıyla...

 surge of fur painting by ToronnSonra bu yarattığım, gözümün önünden ayrılmayan kutlu dünya imajına bağımlı oldum. Anda yaşayamıyordum ve karanlığa, sürüngenlere, Kabal'a, İlluminati'ye, cahilliğe, ilkelliğe olan öfkem giderek arttı. Bekliyordum... Olmasını, bitmesini, ve hatta sürpriz bir şekilde gebermeyi bekliyordum. Çamura saplandım! Eskisinden bile dualitik olmuştum. Savaşın ve gürültünün, tam ortasında kalmış, eğilmiş üzerimden geçen şarapnelleri izliyordum. Zihnim karmakarışık, sürekli bağımlısı olup yıkılan, ve sonra tekrar üstüne yeni bir revizyonu kurulan hayallerin kölesinde tutkuyla -sözümona- ışığa adanmış ama delik deşik, dağılmış bir bilinç halindeydim. Dengeden, huzurdan, dinginlik ve sağduyudan muzdarip bir obsesif! İçindeyken bunların bu kadar farkında değildim. Şimdi dışardan gözlem yapabiliyorum ve pek tabii bazı noktaları bu yazıda biraz da abartmayı doğru buluyorum. O dönem ne kendim, ne bir başkası bunalımda olduğumu bile düşünmezdi. Öyle değildi de belki. Ama kanser tüm zihnimi sarmıştı. Kurtuluşun başka tüm yolları kapanmış ve her şey dış güçlere ya da gelişmelere bağlanmıştı. Başlı başına bu bilincin milyonlarca insanda yürürlüğe girmesi bile oyunu yazanların onu kendi lehlerine gerçeklemesine yeterliydi. Kendimi hiç de ışığa yaraşır olmayan bir konumda ve ruh halinde buldum!

Bu yazı bu yollardan geçmek üzere olup da henüz bu perspektifte olan canlara adanmıştır; olur da bir kestirme sağlar diye.

Üçüncü açı

  1. İyi (ışık)
  2. Kötü (karanlık)
  3. Nötr (ya da hep/hiç/toplam) aslında kainat
    Ben buna Tanrı'nın gözü diyorum. Kutuplu değil, bütüncül, yargısız bir bakış.
Tanrısal işime gelir ve kolaya kaçmak olur ama ben olayı Tanrısal ya da ilahi değil de evrensel ve tüm görüşleri kapsayan bir yaklaşımla açıklamaya çalışacağım. Evrenin her ölçekte kendini tekrar ettiğini biliyoruz. Atomik ölçekte bir yapının nesnel bir ölçekte hatta insan ilişkilerinde bile tekrar ettiğini görebilirsiniz. Her şey kendi içinde artı ve eksiyi, yani pozitif ve negatifi, yani ışığı ve karanlığı aynı anda taşıyor. Başka şansı yok, yani doğası bu. Doğası bu ikisinin birbirinden vazgeçemeyişi ama çekişmesi üzerine kurulu. İkisi bir arada bu savaşı vermeden ya da birbirine evrilip durmadan da toprak yeşermiyor, ağaç büyümüyor, yumurta döllenmiyor, canlı yetişmiyor. Artı ve eksinin savaşı ve dansı, ya da sürekli birbirleri arasında yaşadıkları dönüşümler olmadan bu dünya altımıza serilemez, bu gök üzerimize çekilemezdi. Dahası kendi varlığımız yine bu savaştan ve birlikten doğdu. Artı ve eksi arasında sadece tek mutlak, değişmez ve çiğnenemez anlaşma var. Başka hiçbir kural yok. 

 illustration by Nela DunatoTek kural: Ayrılsak da beraberiz. Bu çekirdeğin -atom ölçeğinde konuşuyorum- alanından çıkmak yok arkadaş. Çarpacağız, iteceğiz, ayrılacak, birleşeceğiz ama tek başına varolmak yok! Gitmek yok. Sen ve ben! Yakıp yıkarlar da, birleşip var ederler de... Bunu en güzel biyoloji ve kimyadaki dinamiklere biraz olsun vakıf olanlar çok iyi anlayacaklar. İyi ya da kötü kendi başına asla varolmayacak! Oluşumlarının sınırı ve kuralı yok. Birlikte kalmak zorunda olmaları dışında hiçbir kural ve müdahale yok. Kurallar ve kıt algılar insan bilinçlerine mahsus. Bir şeyi zıt kutuplar şeklinde etiketleyip şartlananlar bizleriz. Ve pek tabii bu algı bize doğuştan başlayarak aşılandığı için. Para ile yoksulları doyurabilirsiniz. Para ile kitlesel imha silahları yapıp insanları öldürebilirsiniz. Para kötü müdür? Para iyi midir? Para bir araçtır. Bu kadar. Fazlası yorum, dolayısıyla boş laf ve kıt algıdır. 

Daha yüksek gelişmişlik ve daha üstün bir medeniyet olmak dahi kusursuz insanlığın ve mükemmel yaşam alanlarının kurulmasına yetmeyecek. Çünkü buranın görevi ve dinamikleri bu. Burada hep savaşlar oldu. Aztekler'den Mayalar'a, Mu'dan Atlantis'e, piramitler zamanı kadim Mısır'a... Hepsi bizden gelişmişlerdi ama savaşlara ve uyuşmazlıklara, kavgalara kurban gittiler. Hiçbir şey tarafından yok edilmeyenler de kendi güçlerinin, doyumsuzluklarının ve arsızlıklarının altında kalarak kendilerini yok ettiler. Bu dünyada bu yoldan kurtuluş yok. Kurtuluşu gerek metod olarak, gerek olaysal ve nesnel olarak, gerek konum olarak yanlış yerde, yanlış şekilde arıyoruz. 

Kurtuluş yolu

Siz hiç doğu mistisizminin dünya işleriyle, ülkelerin savaşlarıyla uğraştığını duydunuz mu? Sorumluluğu üzerine alır ama sokağa çıkıp savaş ilan etmek için değil. Çıkış, kurtuluş içerdendir. Dünyayı bir ilüzyon, boş oyalamaca olarak görür ve mücadeleyi içinde verir. Dışı değil içi esas ve gerçek kabul eder. Manastıra geleni doyurur, kucağını açar. Adaylar konuşmadan manastırın işine gücüne koyulur ve şaşmaz bir şekilde günlerinin önemli bir bölümünü de sahte benliklerinden, yani egolarından, yani kendilerinden kurtulmaya adarlar. Ben'in ölümü gerçekleşmelidir. Başka yolu yok!

Mooji'nin de ustası rahmetli Papaji şöyle demiş: "Hakikati idrak etmek istiyorsan sen yok olmalısın!" Çözüm iç çalışması. Sen aydınlanmadan bu dünya aydınlanmayacak. Ve sen kimseyi aydınlatamazsın. Herkes yalnızca kendisi, kendi içinden gerçekleşecek bir aydınlanmayla sonsuz, kalıcı ve gerçek doyumu, mutluluğu yakalayabilir. Bu dünyada madden edinilecek nesnelerle, varlıklarla, çalışmaktan özgürleşmekle, dünya seyahatleriyle, şehvetli bir aşkla asla kalıcı ve gerçek bir mutluluk elde edilemeyecek. Çünkü egonun istekleri, egonun suçlamaları, egonun eksiklik duyguları, doyumsuzluğu, suçlamaları, hırsı ve arsızlığı asla bitmeyecek. ASLA! Tek yol şimdi ve burada tüm bu kavganın ve kusurlu, hatalarla dolu insanlığın arasından inzivaya çekilip ASIL YOLA çıkmak. Entelektüel bilgiden, kitaplardan, seminer, sertifika ve madalyalardan bahsetmiyorum. Egonun kendini tatmin, kendini ispat ve elitizm tuzaklarıyla bizi erteleme tuzaklarından bahsetmiyorum. 

Bu inziva ve gerçek, kalıcı aydınlanma yoluna muhtemelen hiçbirimiz koyulmayacağız. En azından bu yazıyı okuyan hiç kimse. Bu yolu kabul edecek ve seçeceğiz elbet. Ama egolarımızın onu erteleyip hep bir bahane, hep bir uygun zaman, hep bir uygun şart ve usta bekleme tuzağından asla çıkamayacağız. Yoksa çıkabilecek miyiz?

Siz hayatınızdan böylece mutluysanız durun! Bu size yeterli geliyor ve doyum içindeyseniz olduğunuz yerde kalın! Demek ötesini bir anlık olsun hiç aramamış ve hissetmemişsiniz. Uykuda kalın ve sakın ayarlarınızla oynamayın. Sessizce çıkalım biz.

Not: Yazımın ilk iki bölümünde bahsettiğim sinsi tuzakları farketmemin ve o görüşlerden ayrılmamın üstünden yaklaşık iki yıl geçti. Büyük fırtınalar koptu. Kurtuluş yolu hakkında emin olmamın üstündense ancak altı ay geçti. Bu yılın son yarısında Mario Mantese'in iki kitabı Gerçekte Sen Nesin ile Sessizliğin Ülkesinde kitapları ve Michael Langford'un Rüyadan Uyanmak kitabının etkisi altındayım ve bu yazıya büyük katkıları oldu. Aynı kafadaysak ve benimle aynı hasretlerle yanıp tutuşuyorsanız bunlar hayatınızın en önemli üç kitabı arasına girebilir. Tavsiye ederim.


Emre Güney
19/12/2017


Gurdjieff'ten insan iç dünyası ve özgürlük üzerine...

Gerçekten özgür müyüz?
Kendimizi bilmek için çaba harcıyorsak özgürlük için de çaba harcamalıyız. Kendini bilme ve daha ileri doğru kendini geliştirme görevi o kadar önemli ve ciddidir ve o kadar yoğun bir çaba ister ki, bunu eski tarzda ve diğer işlerimizin arasında yapmak olanaksızdır. Bu vazifeyi üstlenen biri bunu yaşamında ilk sıraya koymak zorundadır çünkü yaşam önemsiz şeylere harcanamayacak kadar kısadır.

İnsanın bu araştırmasında zamanını yararlı bir şekilde harcamasını her türlü bağlılıktan özgürleşmek dışında ne sağlayabilir?

G.I.Gurdjieff
Özgürlük ve ciddiyet. Tabi burada çatık kaşlar, büzülmüş dudaklar, dikkatle yapılan hareketler ve dikkatle seçilen sözcükler yoluyla gösterilen bir ciddiyetten değil, bu araştırmada kararlılık ve devamlılık, yoğunluk ve tutarlılık getiren bir ciddiyetten söz ediyoruz, yani kişi dinlenirken bile asıl vazifesine devam etmektedir.

Sorun kendinize, özgür müsünüz? Maddi anlamda güvencedeyse, yarını için endişelenmesine gerek yoksa, geçimi için bir başkasına ihtiyacı yoksa veya yaşam koşullarını kendisi belirleyebilecek durumdaysa pek çok kişi bu soruya "evet" diye yanıt verme eğilimindedir. Fakat bu özgürlük müdür? Özgürlük sadece dışsal koşullar meselesi midir?

Diyelim ki çok paranız var. Lüks içinde yaşıyor, saygı ve itibar görüyorsunuz. İyi organize ettiğiniz işinizi yürüten insanlar son derece dürüstler ve size bağlılar. Tek kelimeyle çok iyi bir hayatınız var. Belki kendinizi tamamen özgür biri olarak görüyorsunuz, ne de olsa zamanınız tamamen size ait. Sanattan çok iyi anlıyor, bir fincan kahve içimi süresinde dünya sorunlarını hallediyor, hatta gizli ruhsal güçlerin geliştirilmesiyle bile ilgileniyorsunuz. Ruhun sorunları size yabancı değil ve felsefi fikirler konusunda son derece bilgilisiniz. Eğitimli ve çok okuyan birisiniz. Bazı konularda derin bilgiye sahip olduğunuzdan, zeki biri olarak tanınan bir insansınız çünkü her türlü uğraş içinde yolunuzu kolayca buluyorsunuz; siz kültürlü insanın bir örneğisiniz. Kısacası gıpta edilecek birisiniz. 

Sabahleyin kötü bir rüyanın etkisi altında uyanıyorsunuz. Bu hafifçe sıkıntılı ruh hali biraz sonra kayboluyor fakat halsizlik ve hareketlerinizde belirsizlik tarzında üzerinizde izini bırakıyor. Saçınızı taramak için aynaya gidiyor ve kazayla tarağınızı yere düşürüyorsunuz. Onu yerden alıyor ve tozunu alırken tekrar düşürüyorsunuz. Bu kez sabırsız bir şekilde tekrar yerden alıyorsunuz ve bu yüzden de üçüncü kez düşürüyorsunuz. Havada yakalamaya çalışıyorsunuz fakat bu kez de aynaya çarpıyor. Tutmak için hamla yapıyorsunuz. Şangır!.. O çok gurur duyduğunuz antika aynanızda yıldız biçimli çatlaklar oluşuveriyor. Lanet olsun!.. Hoşnutsuzluk kayıtları çalışmaya başlıyor. Sinirinizi başka birinden çıkartmalısınız. Hizmetçinizin, gazeteyi sabah kahvenizin yanına koymayı unuttuğunu fark ediyorsunuz, sabrınız taşıyor ve evde bu lanet adama artık daha fazla dayanamayacağınıza karar veriyorsunuz. 

Sonra dışarı çıkma vaktiniz geliyor. Havanın güzel olması, gideceğiniz yolun da uzak olmamasından yararlanarak arabanız sizi arkadan takip ederken yürümeye karar veriyorsunuz. Parlak güneş sizi biraz yumuşatıyor. Kaldırımda bilinçsiz bir şekilde yatan bir adamın çevresinde toplanmış olan kalabalık dikkatinizi çekiyor. Seyredenlerin de yardımıyla adam bir taksiye konulup hastaneye götürülüyor. Sürücünün yüzünün o andaki halinin size ne kadar aşina geldiğini, sizde bazı çağrışımlar uyandırdığını ve size geçen yıl yaptığınız kazayı hatırlattığını fark ediyorsunuz. Neşeli bir doğum günü partisinden eve dönüyordunuz.
Pasta ne kadar da lezzetliydi!.. Şu sizin sabah gazetenizi unutan hizmetçi de kahvaltınızı mahvetti doğrusu. Niçin bunu şimdi telafi etmeyesiniz? Ne de olsa kahve ve kek son derece önemlidir. İşte bazen arkadaşlarınızla gittiğiniz ünlü kafe. Peki ama niye şu kaza aklınıza geliverdi? Sabahki tatsızlığı neredeyse tamamen unutmuştunuz. Şimdi kekiniz ve kahveniz gerçekten size lezzetli geliyor mu?

Yan masadaki iki bayanı görüyorsunuz. Ne kadar çekici bir sarışın! Size bir göz atıp arkadaşına fısıldıyor, "İşte hoşlandığım türde bir erkek..."

Tabi ki bu dertlerinizin hiçbiri de zaman harcamaya veya kendinizi üzmeye değmez. Sarışın bayanla karşılaştığınızda ruh halinizin nasıl değiştiğini ve orada olduğunuz sürece nasıl aynı şekilde kaldığını fark ettiniz mi? Neşeli bir melodi mırıldanarak eve dönüyorsunuz ve kırık ayna sizde sadece bir gülümseme uyandırıyor. Ama sabahleyin yapmak üzere çıktığınız iş ne oldu? Bunu daha yeni hatırlıyorsunuz. Ne aptallık! Yine de hiç sorun değil. Telefon edebilirsiniz. Ahizeyi kaldırıyorsunuz ve operatör size yanlış numara veriyor. Tekrar arıyorsunuz, yine aynı numara. Adamın biri sert bir şekilde sizi uyarıyor, bunun sizin hatanız olmadığını söylüyorsunuz, kısa bir tartışma oluyor ve siz bir aptal ve ahmak olduğunuzu öğrenerek şaşırıyorsunuz ve eğer bir daha arayacak olursanız!.. Ayağınızın altındaki buruşmuş halı sizi rahatsız ediyor ve size gelen bir mektubu getiren hizmetçinize azarlayan sesinizi duyuruyorsunuz. Mektup saygı duyduğunuz ve fikirlerine değer verdiğiniz bir adamdan. Mektubun içeriği o kadar övücü ki siniriniz yavaş yavaş geçiyor ve yerini, bu övgülerin yol açtığı hoş bir mahcubiyetin duygusu alıyor. Okumayı bitirdiğinizde artık son derece sevecen bir ruh hali içinde bulunuyorsunuz.

Özgür adamın bir gününü tasvir eden bu tabloya devam edebilirim isterseniz. Belki de abarttığımı düşünüyorsunuz. Hayır, bu, hayattan alınmış gerçek bir senaryo.

Bu, hem evindeki hem de dışarıdaki yaşamında iyi biri olarak bilinen bir adamın yaşamından bir gündü, aynı akşam kendisi tarafından da çağrışımsal düşünme ve hissetmenin canlı bir örneği olarak tanımlanmış olan bir gündü. Eğer diğer insanlar ve  şeyler, bir adamı kendi ruh halini, işini ve kendisini unutacak denli ele geçiriyorsa, özgürlük bunun neresinde bana söyler misiniz?

Kaynak: Gerçek Dünyadan Manzaralar  - G.I.Gurdjieff - Bilyay Yayıncılık
GIF Görseli: butteryplanet@tumblr


Pozitif/olumlu düşünmek erdem mi?


Size de hiç "olumlu düşün" ve tüm problemlerin uçsun gitsin dendi mi?
Ya da hayatınızdaki hedeflere ulaşmak için olumlu niyetlerle onu görselleştirin dendi mi?
Biliyorsunuz, özellikle Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı (1936) ya da Düşün ve Zengin Ol (1937) gibi kitaplardan bu güne bu felsefe pek popüler. Peki ama bu felsefe gerçekten hayatlarımızı daha anlamlı ve tatmin edici kılıyor mu? Pek değil.

Aksine, Osho gibi bir guruya göre pozitif düşünme felsefesi bu konuda ortaya atılmış en büyük saçmalık.

osho pozitif düşünce
Osho


Pozitif düşünmenin neden faydası yok?


Osho'ya pozitif düşünce hakkında fikri sorulduğunda Osho bunun faydadan çok zarar getirdiğine inandığını söylemiş. Peki neden? Çünkü bunun realiteyi reddetmek olduğunu ve kendimize karşı dürüst olmayan bir davranış olduğunu savunuyor:


"Olumlu düşünme felsefesi" gerçek dışıdır ve hiç dürüst bir davranş değildir. Bu, kesin olan bir şeyi görüp yine de bunu reddetmektir; ki bu da hem kendini, hem de diğerlerini kandırmaktır.

Pozitif düşünme akımı Amerika'nın insan düşüncesine aşıladığı en büyük felsefik saçmalık. Dale Carnegie, Napoleon Hill ve Hıristiyan rahip Vincent Peale gibi ünlülerin başı çektiği birçok insan bu absürd fikirle zihinlerini doldurdu ve bu fikri yaydı.

Bu fikir özellikle vasat zihinleri uyuşturuyor...

Dale Carnegie'nin kitabı Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı, neredeyse İncil kadar çok satmış bir kitap. Hiçbir kitap bunu kadar popülerliğe yaklaşamadı.

Hatta İncil daha çok ücretsiz dağıtıldığı ve dayatıldığı için bu kitapla kıyaslanmamalı bile. Oysa Dale'ın kitabını insanlar satın aldılar ve bu kitap bu ve benzeri ideolojide bir çok başka kitabın doğmasına sebep oldu. Bu bana göre mide bulandırıcı.

... bütün bu olumlu düşünme, pozitif tarafı görme ve karanlık yüzü reddetme akımını Dale Carnegie başlattı. Ama siz karanlık tarafı görmeyerek onu yok ettiğinizi mi sanıyorsunuz? Sadece kendinizi kandırıyorsunuz. Gece orada olacak. Sen 24 saat boyunca gündüzü yaşadığını düşünebilirsin. Ama senin öyle düşünmenle günde 24 saat gündüzü yaşıyor olmayacaksın.

Negatif olan da en az pozitif olan kadar yaşamın parçasıdır. Onlar birbirlerini dengelerler."

Osho Düşün ve Zengin ol kitabı için de şu fikirleri öne sürmüştür:

"Napoleon Hill'ı fakir bir adam olarak hatırlıyorum. Bu bile Onun felsefesinin işe yaramadığını görmek için yeterli bir kanıt. Sonradan, kitabını satarak zengin oldu.
Onu zengin eden olumlu düşünme değildi. Onu zengin eden şey dünyanın dört bir yanında kitabını satın alan ahmaklardı. Onu zengin eden şey, kitabı için verdiği emek, çaba ve çalışmasıydı. Ancak kitabın çıktığı ilk günlerde O kitapçı dükkanlarında bekliyor, insanları kitabını satın almaları için ikna ediyordu. 

Bir gün Henry Ford'un son model arabasıyla hafif bir şeyler okumak için bu kitapçılardan birine geldiği ve Napoleon Hill ile arasında geçen bir konuşma anlatılır. Napoleon Hill bu fırsatı kaçırmak istemez ve Henry Ford'a giderek "Yeni, müthiş bir kitap çıktı; bunu okursanız çok mutlu olacaksınız; üstelik bu yalnızca bir kitap değil, aynı zamanda kesin bir başarı yöntemini anlatıyor" demiş. Henry Ford adama bakmış ve "Kitabın yazarı sen misin?" diye sormuş. Napoleon Hill da gururla "Evet kitabı ben yazdım" demiş. 

Napoleon şu konuda gurur duyabilir. Bu yazılan kitap bir eserdir. Çünkü ıvır zıvırdan tutulan bir eser yaratmak ustalıktır. 

Henry Ford kitaba hiç dokunmadan Napoleon'a tek bir soru sormuş: "Buraya kendi arabanla mı yoksa otobüsle mi geldin?" Napoleon Onun ne demek istediğini anlamamış ve "tabii ki otobüsle geldim" demiş. 

Henry Ford, "Dışarıya bak. Bu benim özel aracım ve ben Henry Ford'um. Başkalarını kandırıyorsun. Kendi araban bile yok ama Düşün ve Zengin Ol diye kitap yazıyorsun. Ama ben düşünmeden zengin oldum. Bu yüzden buna takacak değilim. Sen düşün ve zengin ol! Zengin olunca yanıma gel. İşte o zaman kanıtlarsın. Kitap buna kanıt değil." 

Napoleon Hill'ın zengin olduktan sonra bile Henry Ford ile görüşmeye cesaret edemediği söylenir. Ama Henry Ford ile kıyaslandığında, O her zaman fakir bir adam olmuştur ve fakirliğe bağlıdır. Henry Ford'un mantığı ise son derece açıktı. 

Diyor ki "hayır, salt pozitif düşünceyle ilgili hiçbir felsefeye, düşünerek bir yere gelinebileceği fikrine inanmıyorum"

Kısmi gerçekliğe bel bağlamak tehlikelidir

olumlu düşünmek negatifi bastırmak hatadırOsho aynı zamanda sürekli pozitif düşünmeye zorlanmanın hayatlarımızın asıl gerçekliğini reddetmek olduğunu, bunun da dönüp dolaşıp bizi "ısıracağını" söylüyor ve şunları ekliyor:

Bana "Pozitiflik felsefesine karşı olup olmadığımı" soruyorsunuz. Evet, karşıyım; çünkü aynı zamanda negatiflik felsefesine karşıyım.


Tek tek ikisine de karşı olmalıyım çünkü her biri gerçekliğin bir yarısı ve diğerinin görmezden gelinmesi.

Ve hatırlayın: Yarım bir gerçeklik bütün bir yalandan daha tehlikelidir. Çünkü bütün bir yalanı er ya da geç farkedersiniz. Tam bir yalan ne kadar süre siz onu keşfetmeden kalabilir ki? Yalan, neticede yalandır. O sadece kağıttan saraylardır. Ufacık bir esinti... Ve tüm saray yıkılıp dağılır.

Ama kısmi doğru tehlikelidir. Onu hiç farkedemeyebilir ve gerçekliğin tamamı sanabilirsiniz. Bu yüzden asıl problem tamamı yalan olan bir gerçeklik değil, kendini doğru ve tamam ilan eden kısmi bir gerçekliktir. İşte bu tam da bu insanların yaptığı şeydir.



osho pozitif düşünme saçmalıktır
Sonuç: Mutlu görünen depresif ve sahte insanlar

Zihninizdeki negatif fikirler bastırılmamalı, ama serbest bırakılmalıdır

Osho negatif/olumsuz duyguların baskılanmasının zararlı olduğunu söylüyor:
"Zihninizdeki negatif duygular pozitif fikirlerle bastırılmaktansa serbest bırakılmalıdır. Ne pozitif, ne de negatif olan bir bilinç oluşturmalısıınız. İşte bu saf bilinçtir. Bu saf bilinç hali içinde olunca bugüne kadarki en doğal ve en keyifli yaşamı süreceksiniz.  
Bir kişiyi sevmezsiniz, sevmediğiniz birçok şey olur... Bazen kendinizi, ya da içinde kaldığınız bir durumu sevmezsiniz. Tüm bu çöp bilinçaltında toplanıyor ve üst yüzeyde bir hipokrat (riyakâr/ikiyüzlü) doğuyor, ve şöyle diyor: "Herkesi seviyorum; sevgi, keyif ve mutluluğun anahtarı." Ama bu insanların hayatında bir mutluluk görmezsiniz. Tüm bu cehennemi içinde tutuyorlardır. 
Başkalarını kandırabilir bu adam. Ve kandırmaya yeterince uzun bir süre devam ederse kendini bile kandırabilir. Bu bir şeyi değiştirmeyecek. Bu sadece hayatı boşa harcamak. Hayat ise çok, çok değerli ve asla geri getirelemeyecek. 
Pozitif düşünme metodu ─doğru isim vermek gerekirse─ aslında hipokrat felsefesidir. Ağlamak istediğinizde size şarkı söylemeyi öğretir. Eğer denerseniz kontrol edebilirsiniz, ama bu bastırılmış yaşlar bir şekilde, bir yerde çıkacak. Baskılamanın bir sınırı vardır. Üstelik söylediğiniz şarkı da anlamsız; çünkü onu hissetmiyordunuz ve o kalbinizden gelmiyordu."

Kaynak: ideapod.com
Çeviri: Emre Güney


Bu yazıda öğreneceğiniz diğer konular: 

Natural News haberine göre ham küresel ısınma verileri incelendiğinde dünyadaki sıcaklıkların değiştirilerek sistematik bilimsel dolandırıcılık yapıldığı ortaya çıktı. Bu tüm bilim tarihinde bu güne kadar ortaya çıkmış olan en büyük sahtecilik ve bize "küresel ısınmanın" ve "iklim değişikliğinin" gerçeklikten uzak özenle hazırlanmış birer yalandan ibaret olduklarını gösterdi. 
(Emre'nin notu: Bu konuda David Icke uzun yıllardır aynı şeyi söylemekte ve somut ispatını da İnsanoğlu Ayağa Kalk adlı kitabında yapmaktadır.)
Yeni bir araştırma gösterdi ki bilim insanları tarafından son yıllarda yapılan küresel yüzey sıcaklığı okumalarındaki veriler yayınlanmış güvenilir ABD verileri ve diğer sağlayıcılarla tamamen tutarsız. (Daily Caller)

küresel ısınma sözcüsü
Küresel Isınma sözcüsü ve
ABD eski Başkan Yardımcısı Al Gore
Küresel olarak yayılmış bu sahteciliğin amacı bilim insanlarına sahte bilgi empoze edip ortalama küresel sıcaklıklarla ilgili kıyamet-vari bir trendin sergilendiği bir tür fikir birliği yaratmak. Bunların hepsi müthiş para kaynağı olan karbon vergilerini desteklemek için yapılıyor. Bir yandan karbon salınımlarıyla ilgili baskıcı hükümet politikalarıyla devlet kazanıyor, bir yandan da satılmış piyon bilim insanları hileli bilimleriyle para kazanıyor. Bunların başı çekeni de eski ABD Başkan Yardımcısı ve küresel ısınma sözcüsü Al Gore. Kendisi Dünya gündemine küresel ısınma ve iklim değişikliği fikrini atan en etkin ve öncü kimsedir. İklim değişikliği konusunda tüm Dünyayı galeyana getiren bu ağabeyimiz savunduğu ve toplumu uyardığı bu tehlikeye karşılık Nashville'in en lüks bölgesinde, 20 odalı ve 8 banyolu bir malikhanede yaşıyor ve ortalama bir ABD vatandaşının yıllık tüketiminden çok daha fazla elektriği bir ayda tüketiyor. (Kaynak)

Sahte kıyamet günü ve kaotik iklim senaryoları sadece maddi kazanç yaratmakla kalmıyor. Sözümona küresel ısınmayı yavaşlatmak ve ozon tabakasındaki deliği küçültmek, dünyayı "düzeltmek" adına üzerimize chemtrail sıkmak için de onay almış oluyorlar. Çünkü chemtrail gibi uygulamaların da altında iklim değişikliklerini önlemek, ısınmayla savaşmak ve bilimsel araştırma yapmak gibi üstü örtülü, CIA, NASA ve askerî kaynak destekli pek çok iklim mühendisliği etkinlik bulunuyor.

Yanıltıcı, sahte ısınma verileri iklim değişikliği modelleme yazılımlarına veriliyor ve onlar da verilen programlamaya göre gezegenimiz için bir "kıyamet günü" senaryosu çizip bir takım tarihler veriyor. Bu noktada da Stephen Hawking gibi bilimadamları spekülasyona geliyor ve Dünya'nın 800 dereceyi aşan sıcaklığa ve sülfürik asit yağmurlarına maruz kalarak Venüs gibi bir gezegene dönüşeceği şeklinde açıklamalarda bulunuyor. (Yakında Stephen Hawking'i bireysel olarak ele alacağım bir yazı yazacağım.) 

Chemtrail ile iklim manipulasyonu 
Mevcut iklim değişikliği ve küresel ısınma söylemi dünyadan toplanan sıcaklık verilerinin sistematik bir şekilde saptırılarak istenen gündeme oturtulduğu bir yalan. Bir çok bilim insanı da farkında olarak ya da olmayarak bu sahteciliğe ortak oluyor. 

Jeoloji mühendisi Dane Wigington’ın iddalarına göre iklimlere birileri müdahale ediyor. NASA’nın uyduları tarafından çekilen görselleri bunun en büyük kanıtı olarak gören Wigington, görsellerde hiçbir şeyin doğal olmadığını her fotoğrafın bin kelimeye bedel olduğunu ifade ediyor. (Kaynak)

meteorolog john coleman
John Coleman
John Coleman, 1934 doğumlu Good Morning America programı ile de bilinen 60 yıllık Amerikan Hava Durumu sunucusu ve The Weather Channel'ın kurucusu bir meteorologtur. 1978'den ─bu sözü söylediği─ 1998'e kadar bir derecelik bile değişim olmadığını, devletlerin bu verileri nereden aldığını soran şüpheci meteorolog, küresel ısınmanın tarihin en büyük yalancılığı olduğunu belirtmiştir.

Coleman'a göre devlet, bilgisayarlı iklim modelleme yazılımlarıyla gerçeği manipule ediyor. Böylece Amerikan vatandaşları yılda 4,7 milyar dolar vergiyi bu anlamsız, yanıltıcı çalışmalar için ödüyor, kendilerine yalan söylenmesi için bu satılmış bilim insanlarını geçindiriyor.

Karbon kirliliği ile ilgili devletin aldığı önlemler yüzünden petrol, elektrik ve gıdada yaşanan artışın 4 kişilik ortalama bir Amerikan ailesinin yıllık giderlerini 1000$ arttırdığı tespit edilmiş.

Dışarıya, şu Dünya'ya bir bakın. Telaş yok. Her şey yolunda. Dışarda kaldırımların arasından, refüjlerin çatlaklarından ağaçlar fışkırıyor. Üstelik hiç çabasız, gübresiz, ilaçsız ve bizim korumamız olmadan. Dünya'nın bize ihtiyacı yok, sevgimiz ve saygımızdan başka. Onu sözümona düzeltiyorlar, birkaç bin yıllık insan aklıyla evrene, doğaya, yaratıcıya ahkam kesiyorlar ve onu değiştirmeye, kendi çıkarlarına uygun manipule etmeye çalışıyorlar. Neden? Daha çok para için. Korku, kaos ve kontrol için. Kendileri dünyaya en büyük zararı verirken sizden tasarruf ve önlemler istiyorlar ve bunun adına sizden kesintiler yapıyorlar. Bugün Dünya'dan kaçma planları yapıyorlar. Dünya bir kıyamete doğru gidiyormuş, kirlenmiş, neredeyse yaşanmaz olacakmış. Bu Dünya için hiçbir şey yapmadılar, ama yaşanmaz gezegen Mars'a oluk oluk para akıtarak yalıtılmış, yapay bir ortam yaratmaya, orada koloni kurmaya hazırlanıyorlar. Buradaki planı görün!

David Icke blogundaki ilgili konuyu mutlaka okuyun. Bakın dünyayı yöneten güçlerin bu konuda planı ne ve bunu neden yapıyorlar? Agenda 21: Plan 21 yazısını buradan okuyun.

Chemtrail nedir?

Chemical Trail kelimelerinden harflerin bir araya gelmesiyle oluşan kelime "kimyasal iz" anlamına gelir. Bu izler çok yüksekten uçan uçaklar tarafından kanatları altındaki çeşitli püskürteçler yoluyla havaya salınır. Bu izler diğer uçak izlerine kıyasla çok uzun süre havada kalır, dakikalar, bazen saatler sonra dağılır, en sonunda gökyüzünde (varsa diğer izlerle birleşerek) homojen, puslu bir katman yaratır ve devasa bir filtreye dönüşür. Püskürtülen maddeler arasında insan sinir sistemine çok zararlı olduğu kesin olarak bilinen ağır metaller olmakla birlikte UV ışınları gibi faydalı güneş ışınlarının yüzeye ulaşmamasına sebep olan aluminyum tanecikleri de bulunuyor. Başlı başına aluminyum bile insan sağlığına zararlıdır ve yenmesi ya da solunması tehlikelidir. Chemtrail'lerin HAARP teknolojisiyle birlikte kullanılarak ani lokal iklim değişikliklerine ve afetlere yol açılabildiğinden de şüphe edilmektedir. NASA bu iddiaları yalanlamıyor.

chemtrail gökyüzü
Chemtrail bezenmiş bir gökyüzü. Image credit: globalresearch.ca
chemtrail ile motor buzlanma izi contrail farkı
Olağan motor izi ve chemtrail
Chemtrail püskürten uçaklar radar kimlik bilgilerini yayınlamıyorlar. Bu uçaklardan gökyüzünüzde gördüğünüzde hemen flightradar24.com'u açıp bakabilirsiniz. Diğer uçakların aksine hayalet gibi, tüm bilgileri gizli uçarlar. Yolcu, kargo ya da askeri uçaklarda göremeyeceğinizi davranışlara denk gelebilirsiniz. U dönüşü, daire, chemtrail izinin kesilip tekrar başlaması gibi. (Yoksa havada motoru mu açıp kapatıyorlar?😃) Chemtrail'ler yeni öğrenenler ya da cahil muhaliflerce sıklıkla contrail'ler (normal motor izleri) ile karıştırılır. Oysa ikisini birbirinden ayırmak için yandaki görseli anlamanız yeter.

Chemtrail konusu ana akım bilim ve medyada tartışmalı bir komplo teorisi gibi görülse de püskürtülen maddelerin listesi, bu uçakların görev tanımları ve izinlerine kadar pek çok bilgi ve belgenin yer aldığı CIA ve NASA belgeleri her araştıran tarafından kolaylıkla bulunabilir. ABD hükümeti ya da işin içindeki kurumlar uygulamayı inkâr etmemekte ancak bilimsel araştırmalar ve iklim yararına çalışmalar yaptıklarını söyleyerek tüm insanlığı oyalamakta, aldatmaktadırlar. Konu zaman zaman Avrupa Birliği ve ABD meclislerinde görüşülmekte, aktivist bilinçli kitlelerce hararetle tartışılmakta ve uygulamanın durdurulması için kampanyalar düzenlenmektedir. 

Güneşten gelen UV ışınlarını neden engelliyorlar?

UV ışınları bedenlerimizin savunma sisteminin bel kemiği olan D vitamini üretiminde rol oynar. "Güneş giren eve doktor girmez" atasözünü hatırlayın. Güneşlenme kemiklerimizce D vitamini üretimini başlatır ve bağışıklık sistemimiz kendiliğinden güçlenir, bedenin savunması artar. Böylece kanser dahil, hastalıklardan doğal olarak korunur sağlık sektörüne daha az başvurur, daha az ilaç tüketir, daha az iğne oluruz. Bu da dünyanın enerji, silah ve uyuşturucu gibi en büyük pazarlarından biri olan sağlık sektörü için hiç hoş bir durum olmaz.

Herhangi bir saat, kuvvet ya da açıdaki güneş ışığı bedenimizin D vitamini tetiklemiyor. Bunun saatleri ve koşulları var. Güneş koruyucu krem sürmemelisiniz. Bu bir başka aldatmaca! Bir camın arkasında olmamalı, güneşi doğrudan almalısınız. 15-20 dakika öğlen güneşine maruz kalmalısınız. Çıplak olmanız gerekmiyor. El, kol, yüz açıklığı yetiyor.


Kaynaklar:
  • http://www.naturalnews.com/2017-07-25-global-warming-bombshell-systematic-science-fraud-revealed-in-alteration-of-temperature-data.html
  • http://fakescience.news/2017-07-26-nasa-confirms-sea-levels-have-been-falling-across-the-planet-for-two-years-media-silent.html
  • http://www.hurriyet.com.tr/kuresel-isinma-savascisi-al-gore-enerji-musrifi-6030653
  • http://humansarefree.com/2017/06/founder-of-weather-channel-there-is-no.html
  • http://www.globalresearch.ca/chemtrails-the-consequences-of-toxic-metals-and-chemical-aerosols-on-human-health/19047
  • http://www.sozcu.com.tr/2017/teknoloji/nasa-gorselleri-kanit-gosterildi-hava-durumuna-mudahale-ediliyor-1952793/
  • http://www.sozcu.com.tr/2017/saglik/yeterli-d-vitamini-almak-icin-nasil-guneslenmeliyiz-simdiye-kadar-bildiklerinizi-unutun-1664418/

Kucaklaşıp birlikte çalışalım


Hepimizde ayrı ayrı etiketler, maskeler, ünvanlar, ait olunan grup ve topluluklar... Şekil şekil amaçlar ve yaşam stilleri. Ama bakıyorum hiçbir şey değişik değil. Herkes aynı şoktan hayatı yaşıyor. Hepsi farklı olduğunu iddia ediyor ama hiçbir yaşamın yok birbirinden farkı. 

ver elini barışalım
Seni tanıyorum. Ben de onlardan biriyim. Barışalım
Hepimiz geçinmenin, daha iyi durumda olanlarsa daha konforlu yaşamın derdindeyiz. Herkes aldığı maaşı bankaya, giderlerine gömüyor. Parasını yine bankalardan çekiyor. Biraz daha iyiler yatırım yapmak ya da mal edinmek derdindeyse, bu defa yine bankalardan kredi talep ediyor ve gelecek yıllarını sağ salim bunu tamamlamaya adıyor. Neyin karşılığında? Ömründen ömür yiyen günler, aylar ve yıllar birbirini kovalıyor. Bu defa stres, zorlaşan yaşam şartları ve azalan sosyal ve kültürel aktiviteler. Monotonluk, bezginlik ve rutin bizi için için kemirip mutsuzlaştırıyor. Coşku ve neşemizi söndürüp hayatı çekilmez bir çileye dönüştürüyor. Yalan mı? Spiritüeli de aynı, imamı da, ateisti de, budisti de, agnostiği de. Eğer şehirli bir yaşam kahramanıysanız değişen bir şey yok! Kendinizi hangi grup ya da fikre yakın bulursanız bulun bu şokun içindesiniz ve bunu iliklerinize kadar tadıyorsunuz.

İnsanla hayvan arasında seçim

Sonra yaşam stili olarak ayrı yollar seçen ve bu yollardan gidenler var. Yeşilaycı, et yiyen, vejetaryen, daha da iyisi vegan, hayvan seven, hayvan sevmeyen, hatta kürk giyen... Ben vejetaryen olduğu için daha çok seven, daha sağlıklı olan, daha güzel tuvalete çıkan ya da bu yüzden cildi daha gergin olan birini görmedim. Hayvan ürünlerinden kaçınanların daha meleksi olduklarını görmediğim gibi et yiyenlerin de bir vegandan daha şeytani olmadıklarını onlarca kez gözlemledim. Daha doğrusu bunların genellenip bir zümreleşme ya da etiket malzemesi yapılmasını anlamıyorum. Bununla birlikte et yenen bir masada sessiz sedasız vejeteryan geleneğine göre beslenen ve sofrayı paylaştığı et yiyici dostlarını en az hayvanlar kadar çok seven dostlarım da var. 

Hayvanlara karşı aşırı duyarlı kitlenin çok büyük bir kısmı psikoloji bilmiyor ve enerjilerin nasıl işlediği konusunda endişe verici derecede bilgisizler. Önemli kısmının sosyal medya profilleri sakıncalı ve mezbahada çalışan bir kasaptan daha çok miktarda vahşet içeriyor. Amerika'nın dünyaya dayattığı politika gibi, barışı savaşla getiremezsiniz. Önce kendinizi, sonra insanı, sonra hayvanları seveceksiniz. Bu kadar ileri gidip insanlara küsen, öfke ve nefretle böğüren ve kendini hayvanlara adayanlar var. Hayvanların da en az insanlar kadar sevgi, değer ve saygı görebilecekleri bir dünya için yine kendi ırkınız olan insanlara ihtiyacınız var. Sonuçta bu işi onlarla çözeceksiniz. Hayvanları sevebilir, hayvanlar tarafından koşulsuzca ve beklentisizce sevilebilirsiniz. Ancak sevgiyi ve sorumluluğu öğrenmek dışında salt hayvanlarla gelişemezsiniz. Salt hayvanlarla insan ilişkileri üzerinde çalışamaz, karmalarınızı çözemez, tekamül edemezsiniz. Bu takıntılı, obsesif bir fanatizmdir.

Spiritüeller, şifacılar ve yaşam koçları

Nice yaşam koçları, NLP'ciler, EFT'ciler, Reiki'ciler, Access Bars'cılar ve diğer şifacılar... Ben hiçbir tanesinin bu yöntemlerle yeryüzündeki meleklere dönüştüğünü, aile, akraba ve iş çevrelerinde herkesçe sevilen filinta gibi birer kahraman olduklarını görmedim. Hepsi seninle, benimle aynı mevzuları kafalarına takmaya devam ediyor. Emin ol onlar da evlenip boşanıyor, onlar da dedikodu yapıyor, acı tatlı yalanlar söylüyor ve bir şeylere delice sinirlenebiliyorlar. 

Şu insan denen bilinçli varlık... Bir bakıyorsun yeryüzündeki melek oluveriyor, bir bakıyorsun şeytana taş çıkartan kıvrak bir kötülükle seni ortada bırakıveriyor. Ya da iyi görünüp yıllarca sana usul usul pusu kuran, hazırlık yapıp o ideal anı bekleyenler var. Bir et yığını gibi içi boş olanlar da var. Hesapta çeşit çeşit güzelliklerle dolu yollardan yürüyor, arkamızda bıraktığımız insanlara da güller döküp, güzel kokular saçıyoruz. Yani dışarı gösterdiğimiz -gerçekten ırak- resim bu.

Sevgilisiyle kavga edip meditasyona oturuyor

Oldu mu bu şimdi? Evinde huzur yok; Sabah kahvesinde dedikodunun beline vurmuşsun, iş yerinde iftiranı atmışsın, akşam korkuyla yönetmek için çocuğuna yalan söylemiş onu incitmişsin, babana gıcık oluyor, dayını bir kaşık suda boğmak istiyorsun... Üstüne karı-kocana kapıyı çarpıp dünyayı güzelleştireceğin meditasyona öyle oturuyorsun. Oldu mu?

Tamam... Seni tanıyorum. Ben de bunlardan biriyim. Ver elini birlikte çalışalım.

Bu yazıda hepimiz varız. Kendim burada eleştirdiğim en az üç gruba birden dahilim ve amacım herhangi bir tanesini dışlamadan hepimizin düştüğü önemli bir yanılsamaya dikkati çekmek ve gördüğüm arızalara dair bir özeleştiri yapmak. 

Farklı olmak ya da olduğumuzu sanmak hoşumuza mı gidiyor? Bir etiket ya da gruba aidiyet hissi mi arıyoruz? Bu bir güven duygusu ve güç gösterisi mi? Bir ambalaj giymek zorunda mıyız? Ne farkı yahu?! Bu topraklarda bir ateist bile camide yıkanıp dualarla gömülmüyor mu?




Geçmişi bırak ki güzellik seni bulsun

Eğer yürürken yorulursanız durursunuz, oturursunuz, dinlenirsiniz. O yüzden, sorunlarınıza çözüm ararken de yorulursanız, çözüm bulamazsanız; oturun. Oturun derken problemi çözmek için parçalanmayın demek istiyorum. Sorun geçmişteydi. Şimdide değil. Geçmiş problemler üstünde düşünmeyin. Onları yalnız bırakın ve oturun. Bu dinlenme anıdır. Sadece buna izin vermelisiniz. Onu dinlemeli ve hiçbir şey yapmamalısınız. Sadece dinleyin: Geçmişe gitmeyin. Geçmiş problemdir, geçmiş zihindir. Eğer geçmişe giderseniz her şey sorunlardır; o yüzden geçmişe gitmeyin. Zihin geçmiştir ve geçmiş de mezarlıktır. Mezarlığa gitmeyin. Tüm sorunlar ölmüştür. Bu yüzden sorunu çözmeye çalışmadan şu ana dönün. Sorunlar üzerinde çalışmak başınızı belaya sokar. Bu yüzden bu çalışmaya artık dokunmayın.

Basitçe oturun ve sessiz olun. Bir süreliğine sessiz kalın. Bu ihtiyacınız olan süredir. Bu dinlenme zamanıdır. Bir süreliğine geçmişe gitmeden sessiz kalırsanız dinlenmeyi bulacaksınız. Başka yolu yoktur. Geçmişi düşünmeyin o kadar. Önce kendinize yardım edin – ki bu da düşünmemektir─ sonra hala yardıma ihtiyaç duyuyorsanız bana danışın. 

Sadece bu sürede düşünmeyin ve zihninizi Onun kaynağına yöneltin. Düşünen zihni -ki o geçmişe gider- bu mevcut anla yüzleşmeye itin. Bu size süresiz dinlence getirecektir. Kendinizi geçmişe gitmeme konusunda eğitirseniz hala problem bulabilir misiniz? Geçmişe gidilmediği bu anda sorun nerededir? Gitmiş midir? O zaman kendinize yardım ettiniz. Bu tümüyle kendine-yardımdır.

Bunu marketten alamazsınız. Onu edinemez, satın alamazsınız. Bu edinilecek bir şey değildir. O zaten orada bulunan bir şeydir. Burada olmayan bir şeylere ulaşmak için bir şeyler edinmeye çalışmayı bırakın. Çünkü, şu anda burada olmayan şey, -her ne kadar siz onu elde etseniz de- yine kaybolacak. Her seferinde olmayan bir şeye uzanmayı denemek yerine hep burada olanı ve tekrar denemek zorunda olmadığını keşfet. Bu taze bir şey olacak. Burada mevcut olan bir şey olacak. Bu şimdi olacak. Yarın yeni bir şey kazanmayı isteyen arzunu yen. Bu arzunun karışıp, yükselip zihnini bulandırmasına izin verme. Halihazırda sahip olmadığın şeylere dair arzularını terk et. Burada şimdi ve zaten sahip olduğun bir şey için arzu gerekmiyor. 

Yeni bir şeyler denemeyi bırakıp kendinizi keşfedin. Öyle güzel olun ki, bu sizin güzelliğinizden etkilensin. Sizin Onu kazanmaya çalışmanızdansa O gelip sizi alsın. Onu kazanacak olan kim bu arada? Kendinize O'nun tarafından alınmaya izin verin. Bu tek yolu. Tertemiz olun. Bu arzusuz olmak demektir. Kendi doğanız tertemizdir. Bu yüzden er ya da geç bunu anlayacaksınız. Arzu olmadığında orada güzellik vardır, sevgi vardır. Bu güzelliği ona ulaşmak için yarattığınız düşünceyle bile bozamazsınız. Bu düşünce sadece bir saf olmayıştır (karışık oluş) o kadar. Sadece, hiçbir düşüncenin yükselmemesine dikkat edin ki lekesizce güzel olasınız. Mükemmel derecede saf ve pürüzsüz... Böylece her şey önünüzde aniden açılıverecek. Sonra bu güzellik güzelliğin kendine (sana) sarılacak. 

Basitçe, sessiz ol. Hiçbir şey yapma, ve O sende gerçekleşsin. Bir sonraki adımda ne yapacağına dair niyetini bile terket. Hatta “şu an” ile “bir sonraki an” ayrımını bile yapma. Ondan sonra her şey birden oluverecek. 

10 Aralık 1991
Papaji


Çeviri: Emre Güney

Jacque Fresco                                      1916 - 2017
Fotoğraftaki adama iyi bakın !

Yüzyılın en değerli ve üretici beyinlerinden olan, ilk olarak Zeitgeist Belgesellerinden tanıdığım, bu belgesellerin somut hareket tarafında en büyük emeği geçmiş ve Venüs Projesi'nin kurucusu, fütüristik mucit Mimar Jacque Fresco 18 Mayıs 2017'de 101 yaşında vefat etti. Bu yazıyı size biraz olsun Onu ve insanlığa yönelik çabalarını tanıtmak için yazdım. 


Jacque Fresco parkinson hastalığından kötüleştiği son birkaç yıla kadar hala geziyor, projesini öğrenmek isteyen insanları kendi kampüslerinde ağırlıyor ve hayali olan, insanlığın kurtuluşu toplum modelini, maketlerini, projelerini tanıtıyordu. Bence böyle güçlü bir hayal ve amaç uğruna yaşadığı için bu kadar çok ve son ana kadar aktif, üretken bir hayat yaşadı.


Bu adama iyi bakın! O görüp görebileceğiniz en insancıl, en çevreci ve en duyarlı tasarımcıdır. Projeleri diğer hiçbir mucite benzemez. İnsanlığı suistimal, gizli gündem ve hilekâr umut projeleri görmezsiniz. 10 yıla yakın süredir tanıdığım Jacque Fresco'nun gerek kendisi, gerek Onunla anılan hiçbir öğreti yer değiştirmedi, utandırmadı ya da sarsılmadı. Projeleri bir hayal değil, fantazi hiç değildi. Umut tacirliği yapmadı, hiçbir düşüncesinden ve tasarladığı şehir/yaşam modeli üzerinden kazanç önceliği gütmedi. 

Arkadaşlar, bu koca yürekli adam Venüs Projesi'ni yaratan Mimar Jacque Fresco'dur. Bir toplum mühendisi ve endüstriyel tasarımcıdır. Sizlere Onu sıkıcı ve hepsi birbirini tekrar eden siteler gibi anlatmayacağım. Venüs Projesi gelecekçi, modern bir toplum ve şehir modelidir. Bu şehirleri gerek maneviyat gerek madde anlamında en çok yakıştırdığım model MS 2150 kitabındaki şehirler ve yaşam biçimidir.

Venüs Şehri maketiyle
JF, Venüs Şehri maketiyle

Sosyo-ekonomik yaklaşımı ve mevcut sistemimizin insan doğasına etkileri


JF'nin yaşam modelinin bel kemiğini "Kaynak Bazlı Ekonomi" oluşturur. Para insan hayatından çıkar. Dünya gerçekte, üzerindeki tüm canlı yaşama yetecek kadar kaynağa sahiptir ama sorunların nedeni bu kaynağın adil olmayan şekilde dağılımı ve kaynaklara ulaşmak için araya para sisteminin girmesidir. Jacque Fresco'ya göre eğer tüm insanlığa anti-hiyerarşik şekilde eşit güç, eşit yaşam şartları ve kaynak verilirse böylelikle savaş ve rekabet, hırs ve para kendiliğinden ortadan kalkar ve ne şiddet, ne suç, ne herhangi bir tür suistimal artık varolamaz. Kaynak Bazlı Ekonomi, para değişim dönüşümü olmadan, doğrudan kaynak değişimi yapılarak, ya da kaynakların doğrudan hizmete, gıdaya, yaşam alanlarına dönüşmesi suretiyle insanlığın hizmetine sunulmasıdır. Günümüz modern dünyasında devletler şirketleşmiştir. Vatandaşlarına karşı asli görevlerini yerine getirmek bir yana, toplumlarının yaşam şartlarını, başta eğitim ve sağlık sistemlerini kasıtlı olarak zalimleştirmiştir. Bununla da kalmayıp devletler gelirlerinin en büyük kısmını savunmaya, silahlanmaya, asker ve polis gücüne yatırmaktadır. Buralara ayrılan kaynak, maddi ve zihinsel güç eğitim, kalkınma, sağlık ve teknolojiye ayrılsa zaten Dünya üzerinde çözülmeyecek, ─ve hatta çözülmemiş─ hiçbir sorun yoktur. İnsan özünde iyi bir varlıktır, ancak içinde bulunduğu sistemin gerektirdiği yaşam mücadelesi, rekabet ve yetersiz ya da ulaşılması güç enerji/besin ve kaynaklar Onun hayatta kalma refleksleriyle zalimleşmesine sebep olmaktadır. Her tür suç bu sebeple vardır ve şartlar iyileştiğinde ve eşitlendiğinde hepsi otomatikman ortadan kalkar. Yaşamlarımız mücadeleci bir koşuşturma olmaktan çıkıp insanlığa hizmet ve sevdikleriyle haşır neşir olma amacına dönüşür. 


dairesel venüs şehri
Dairesel Venüs Projesi şehirleri
venüs şehri merkezi
Şehirlerin çekirdeği


Venüs Projesi

venüs projesi
Venüs Projesine göre yapılmış
ABD Florida'daki merkezleri
Venüs Şehirleri yüksek teknolojinin, en yüksek çevrecilikle ve sürdürülebilir enerji ile entegre edildiği insan ve doğa dostu yaşam alanlarıdır. İnsanların hayatlarını idame ettirmek için yapmak zorunda oldukları çoğu bedensel ve zihinsel görev şehirlerin merkezi otomasyon sistemine bağlanır. İklim düzenleme, tarım, dağıtım, ulaşım gibi çoğu altyapısal ihtiyaç her şehrin otomasyon sistemlerince merkezi bir bilgisayar tarafından yönetilir. Tüm ihtiyaç ve tüketim zinciri sistem tarafından her aşamada takip edilerek üretim ve dağıtım ağlarına gerçek zamanlı olarak yansır. Şehirler çok gelişmiş çöp ve atık toplama ve geri dönüştürme sistemine sahiptir. Bunun gibi tüm pis işler şehrin altındaki hatlarda cereyan eder. Venüs Şehirleri dairesel planlanmıştır. Bir daire merkezinden ışınsal olarak çeperlere doğru uzayan hatlar şehri yatay olarak bölümlere ayırırken, bu ışınları dik kesen hatlar da boylamasına yer alarak şehri işlevsel olarak ayıran diskleri oluşturur. Her şehir tam merkezinde, yani çekirdeğinde bir üniversite, kültür ve sanat birimine sahiptir. Yani Venüs Şehirleri için eğitim, kültür, sanat, eğlence yaşamın tam merkezindedir. Bu bölgeler sınıfları, kütüphaneleri, labaratuvarları, tiyatro-sinema salonları ve rekreasyon merkezlerini barındırır. İnsanın hayatta kalmak için para kazanmak üzere istemeden yaptığı tüm işi şehirlerin sistemi yürüttüğünden bize hobilerimizle uğraşmak, doğa ve dünyayı tanımak, insan ve hayvanlarla vakit geçirmek, eğlenmek ve gönüllü hizmetleri yapmak kalır. 

Venüs Projesi ile ilgili internette sayfalar dolusu çok detaylı belge bulabilirsiniz. Ben şimdilik Jacque Fresco'yu anarak bir nevi giriş yapmak istedim. Türkiye'de hakettiği kadar bilinen bir konu olmasa da çok ateşli, küçük ve titiz bir Facebook grubu var. Bu konuda muhtemelen yazmaya devam edeceğim. Şimdi size Jacque Fresco'nun vizyonunu daha iyi anlamanız için bazı konuşmalarından kesitler sunmak istiyorum.

Fresco'nun görüşleri


  • Demokrasi bir kandırmaca oyunudur. O insanlara daha iyi oynamak, sunulan bir fikre onları ikna etmek için icat edilmiş bir kelimedir. Tüm kurumlar "biz özgürüz" şarkısı söyler. Eğer demokrasi ya da özgürlük kelimelerini duyarsanız çok dikkat edin. Çünkü gerçekten özgür olan bir ulusta kimse size özgür olduğunuzu söylemek zorunda değildir. 
  • Günümüz bilim insanları ticari olarak ödüllendirilirler. Kimyagerler ilaç firmaları için çalışır. Henüz bilimci denebilecek türde bir kimsemiz yok. Eğer bilimciler olsaydı onları burada ─Occupy Wall Street protesto eylemlerinde─ görürdük.
  • İnsanlar para sisteminin teşvik yarattığı için iyi olduğunu savunuyor. Bu çok sınırlı alanda geçerli olabilir. Ancak o aynı zamanda hırs, kıskançlık, öfke, suç, savaş, yoksulluk, kıtlık ve gereksiz ızdırap yaratmaktadır. Bütün resme bakmanız gerekiyor.
  • Kıskançlık doğamızdan gelen bir davranış değildir. Kedime uzandığımda köpeğim homurdanıyor. Kedime ne zaman sarılsam köpeğimi besliyorum.  Bir süre sonra kedimi her kucakladığımda köpeğim ─mutluluktan─ kuyruk sallıyor. Eğer kıskançlık doğal, içten gelen bir davranış olsaydı bu olamazdı.
  • Biz medeniyetten durağan bir halmiş gibi bahsederiz. Oysa henüz ortada medeni bir insan yok. Medenileşme devam etmekte olan bir süreçtir. Savaşlar, polisler, hapishaneler ve suç olduğu müddetçe medeniyetin çok erken aşamalarındasınız.
  • İkinci Dünya Savaşı başlarında ABD yaklaşık olarak 600 tane birinci sınıf savaş uçağına sahipti. Kısa sürede bu açığı [dalga geçiyor] yılda 90.000 uçak üreterek kapadık.
    İkinci Dünya Savaşı ile ilgili olarak sorcağım şu ki: Savaşın doğurduğu ihtiyaçları karşılamak, savaş gücünü üretmek için yeterli mali güce sahip miyiz? Cevabı hayır! Yeterli para olmadığı gibi yeterli altınımız da yoktu. Ama gereğinden çok daha fazla kaynağa sahiptik! 
    ABD'nin savaşı kazanmak için eriştiği yüksek üretim gücünün ve verimliliğin altında yatan, Onun sahip olduğu kaynaklardı. Ne yazık ki bu yaklaşım ancak savaş zamanlarında sergileniyor.
  • Mükemmel toplum nedir; buna dair bir fikrim yok. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum. Tek bildiğim, şu an sahip olduğumuzdan çok daha iyisini yapabiliriz. Ben ütopyacı değilim. Herkesin uyum ve sevgi içinde yaşadığını görmek isteyen bir humanist de değilim. Şunu biliyorum: Eğer medeni şekilde yaşamazsak birbirimizi öldüreceğiz ve Dünya'yı yok edeceğiz.
  • Ben 13 yaşımdayken bir akrabam elini metal pervaneye sıkıştırdı. Mesela bu beni lastik ya da kumaş kanatları olan bir pervane tasarlamaya götürdü. Tasarımımı bazı şirketlere gönderdim ama bununla ilgilenmediler. Kısa bir süre sonra ürün piyasaya çıktı. Bu benim pazara ilk girişim oldu.
  • Çalışmalarımda geleceği öngörmeye çalışmıyorum. Tek yaptığım bilim ve teknolojiyi insan yararına en zeki şekilde nasıl kullanıma sokarım, buna bakmak. 
  • Bizim toplumumuzda insanları devletlerden "çıkartıyoruz". Her şey makinelerce yürütülüyor; insanlar değil, ürünler. Yani tarım ve çiftçilik gibi her türlü üretim bandı programlanmış makine-tabanlı tasarımdır.
    Ama insanları programlamıyor ya da tasarlamıyoruz. İnsanlar böylece istedikleri yaşam tarzında yaşamakta özgürler. Eğer insanlar birbirlerini incitirse onlara yardım edilir ─ hapishaneye konulmazlar. 
jf sözleri
Bir keresinde bana sordular:
"Sen zeki bir adamsın. Neden zengin değilsin?"
Ben de şöyle cevapladım:
"Sen de zengin bir adamsın. Neden zeki değilsin?"