Blogumdaki kaynak belirtilmemiş tüm yazılar Emre Güney'e aittir. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Blogger tarafından desteklenmektedir.

Güncel

duyular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
duyular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bana Neler Oluyor?

Çiğdem'in Yazı Dizisi ─ Bölüm 1


Daha önceki yazımda paylaştığım ben O'yum idrakinden sonra başıma daha önce hiç yaşamadığım şeyler gelmeye başladı. Dışarda yürürken tüm sokağı içimde görüyor hissediyor ve kendi bedenimin de içimde yürüdüğünü fark ediyordum. Bu durum hala da böyle. Beden benim içimde hareket ediyor. Hareket eden, gidip gelen kesinlikle ben değilim. Ben daima buradayım, hiçbir yere gitmem gelmem. Tüm oluşları içimde fark ederim.

Geceleri bedenim yukarı yükselirken uyanıyor şoka giriyordum. Sessiz oturuşlarımda eterik bedenim 7 - 8 metre sağa-sola yukarı-aşağı hareket ediyordu. Elbette eterik bedenimin olduğunu, bunu deneyimledikten sonra öğrendim.


Başımın tepesinden şelale gibi çok güçlü bir ışık iniyor, beynimin ortasından geçiyor, omurgamdan aşağı iniyor, kuyruk sokumumdan tekrar dönüp çıkıyordu. İlk aylarda matkapla resmen beynimin delinir gibi oluşunu, omurgamdan spiral şeklinde dönüşünü dehşetle deneyimliyordum. Kemiklerimden gıcırtı sesleri duyuyordum. Başım o kadar ağırlaşıyordu ki sağa sola düşüyordu. İç organlarımda ağrılar, acılar yaşıyordum. Çene kemiklerim bile dehşet ağrıyordu. Boğazımın içi cayır cayır yanıyordu. Oturduğum yer ısınıyor, sallanıyordu. Uzandığımda kollarım ve bacaklarım kendiliğinden sıçrıyordu, omurgamın sallandığını hayretle demeyimliyordum.

Beyin epifiz, hipofiz bezi, timus, böbrek üstü bezlerimin titreşimini yoğun hissediyordum, hala da hissediyorum. Başımın etrafında esen rüzgar, bol üşüme, bazen aşırı sıcak basması gibi yüzlerce şey oluyordu bedenimde. Tüm bu olanlar sadece farkındalıkla kaldığımda oluyordu. Zihnimle özdeşleştiğimde asla olmuyordu. Lakin artık, farkındalık da gitmiyordu. Bedenim kesinlikle hasta değildi. Fiziksel bir rahatsızlık kesinlikle yoktu.

Düzenli sessiz oturmalara hiç ara vermedim. Bedenime ne olursa olsun devam ediyordum. Kızıyor, küfür ediyor, isyan ediyordum ama yine de kendimi paşa paşa, sessizce oturuyor halde buluyordum.

"Tamam" dedim, kesinlikle delirdim. Ne yaptım ettim, kendimi delirttim.

Ne oluyor, başıma ne geliyor, hiç bir fikrim yoktu.

Kendimden ciddi şüphe etmeye başladığım için güvendiğim psikolog olan arkadaşla da durumumu paylaştım. Kesinlikle delirmediğimi keskin bir zekaya sahip olduğumu ve elinde olsa beynimi açıp işleyişini incelemek istediğini söyledi.

Delirmediysem neler oluyor? Başıma ne geliyor diye dünyayı resmen talan ettim. Bir arkadaşa yine bu halden şikayet ederken Kundaliniden bahsetti. Araştırdım, evet gerçekten yaşadığım buydu ama bende daha ötesi oluyordu. Kundalini pekâla ama başımın üstünden inen devasal ışık ne? Nereden geliyor? Ne yapıyor? Bunu bileni bulamadım. Kadim öğretilerde, evet bilgiler buldum, ama entellektüel bilgi beni asla tatmin edemiyordu. Bizzat bilmeden asla tatmin olamam. Bu durum tam 4 yıldır artarak devam ediyor. Her gün egzersiz yaparak vücudumu dinlendirebiliyorum. Gece uykuya geçmem saatler sürüyor. Çünkü vücuduma o kadar yoğun enerji iniyor ki, ancak yorgunluktan sızabiliyorum. Üstüne, dünyasal arzularım da eridi.

Artık vücudum uzun süre sessiz oturmaya da dayanamadığından başıma ne geldiğini bilmek için DMT'yi (Ayahuasca) kullanmaya karar verdim.

Ve başladım deli gibi DMT aramaya... 😊

Uzunca bir süre aradım. Seramoni yapanlarla tanıştım. Birlikte kullanma şartıyla bitkiyi verebileceklerini söyleyenler oldu falan... Ama ben tek başıma kullanmak istiyordum. Hiç kimsenin eşlik etmesini istemiyordum, çünkü ennn derine, en öteye gitmekti niyetim. Ve bir şekilde bunun olacağını da biliyordum. Böylece vakit geldi, hala kendisine minnettar olduğum arkadaşım formülü ve nasıl temin edeceğimi paylaştı. Ona dedim ki; bak ben ölümün ötesine geçmek istiyorum, bunu yapabilecek mi?

Cevabı; biletin hazır!

E ben de hazırım, başlasın öyleyse yolculuk.

Çiğdem Gürler
23/04/2019

David Icke'ın gerçeklik algımıza dair akılcı yaklaşımı


ya da aşağıdan düz yazı olarak okuyabilirsiniz.

Merhaba. Davidicke.com üyeleri için sunulan video cast'ımıza hoşgeldiniz. Bu hafta yine pek çok mesaj aldık.

Kevin Black'in sorusuyla devam edeceğiz. Kevin soruyor ki "Dünya Düz mü?" Düz Dünya sorusunu neden sorduğunu bilemiyorum ama... cevabım şu olurdu: Nereden bilebiliriz ki? Gerçekten dünya var mı bilebilir miyiz? Evet dünyada yaşıyoruz, öyle değil mi? Çevremizdeki bunca şey, uzaydan görülenler. Evet... Ama ne görüyoruz? Yani gördüğümüz şey... araştırılmakta olan bir saha. İnsanoğlunun burada bulunduğu durumu araştırıyoruz. Ki bu da çoğu insan tarafından gözardı ediliyor. Siz araştırmayı incelersiniz, ben ise kendim bakarım. Ne olduğunu görmem lazım. Finansal ya da politik bir manipulasyon var mı bakmam lazım. Savaş la ilgili bir manipulasyon var mı, tezgahlanmış bir terör saldırısı mı var... Bunun yapılması lazım. Ama olayın zemininde aslında realitenin anlaşılması yatıyor. 

Bizler yaşam dediğimiz şeyi deneyimliyoruz, Dünya dediğimiz şeyi deneyimliyoruz. Nedir peki o? İlk bakışta çok basit görünüyor. O bir gezegen, bir evren... ...ve katı maddeden bir nesne. Madde yani. Ama ne zaman ki... Ne zaman ki derinlere inseniz, -aslına bakarsanız o kadar derin de değil- Bunların hiçbiri doğru değil. Katı bir dünyada yaşamıyoruz. Kuantum Fiziği bunu bize uzun zamandır anlatıyor. Bizler fiziksel görünen... illüzyonik bir dünyada yaşıyoruz. Ama değil. Ve bizler bir bilgisayar oyununun... çok çok gelişmiş bir sürümünü deneyimliyor gibiyiz. Bir simulasyon. Ve insanların bilgisayar oyunlarını nasıl oynadığına bakarsanız. Yani şu sanal gerçeklikleri falan diyorum... Orada ne oluyor? İnsanlar gözlüklerini takıyor, kulaklıklarını falan takıyor, hatta... bazen özel eldivenlerini giyiyorlar. Bunun yaptığı şey aslında basitçe bizim gerçekliğimizi kırmak ve onu algılayış biçimimize müdahale etmek. Çünkü orada aslında dalgaboyu mertebesindeki iletişim, beş duyumuzca elektriksel bir bilgiye dönüşüyor ve sonra beyinle iletişime geçiyor.
Beyinde ardından bunu deşifre ediyor ve bunu bizim deneyimlediğimizi düşündüğümüz gerçekliğe dönüştürüyor.

İşte olan şey bu. Size uzun zamandır kitaplarımda bahsettiğim simulasyon. Bu simulasyon kablosuz internet gibi. Aynı o durum. Eğer kablosuz... internet olan bir yerdeyseniz onu göremeseniz de o her yerdedir. Görünmez bir biçimde varolur. Ve bilgisayar bu... bilgi alanını deşifre ederek ekranda gördüğümüz şeye çevirir. Biliyorsunuz, internetten bahsedince tüm o resimler, grafikler, filmler, yazılar... evet ama sadece ekranda. Başka yerde değil. Sadece deşifre edilip işlenmiş bir bilgi kümesi. Bu yüzden bir biyolojik bilgisayar olarak bizim yaptığımız şey de bilgiyi almak, işlemek, iletmek suretiyle kozmik internet dediğim bu alanla etkileşimde bulunmak. Kozmik bir wifi ağı gibi düşünebilirsiniz. Ve böyle yaparken bir dünyada varmışız gibi görünüyor. Ama aslında sadece onu deşifre ediyoruz. Aynı bilgisayarın vericiden gelen bilgiyi işleyip ekrana getirmesi gibi. O yüzden sanal gerçeklik bilgisayar oyunlarının yaptığı şey, eldiven, gözlük gibi gereçlerle bu sürece müdahale etmek. Bunu görüşünüzü, ve duyduğunuz sesi değiştirmekle yapıyor tabii. Bedenin beş duyusuna hitap edebilecek şeylerle. Yaptıkları şey, bu duyuları başka bilgilerle beslemek. Bunu da normalde deneyimleyeceğiniz ve "gerçek" kabul ettiğimiz Dünya'yı baskılayarak yapıyor. Acaip değil mi gerçekten? Ve birden insanlar kendilerini öyle sofistike bir sanal gerçeklik içinde buldular ki şu anda algıladıkları Dünya acaba gerçek mi? İnsanların özel gereçlerle o gerçeklikle etkileşime girdiklerini görüyorsunuz. Aslında duyularının algılayacağı formda onlara sunulmuş veriden başka şey değiller.

Şimdi soru şu. Ya halihazırda yaptığımız da buysa? Yani sahte bir gerçekliği algılamak. Bu da bizi "Dünya Düz mü?" sorusuna getiriyor. Bir Dünya var mı acaba? Nereden bilebiliriz ki? Bilgisayar nereden bilsin; ekranındaki şey gerçek mi? Nereden bilebiliriz? Biz katı gibi görülen bir gerçeklik algılıyoruz ama değil. Ve biz sadece bilgi alanında mevcut bulunan veriyi işliyoruz. Aynı bilgisayarın yaptığı gibi. Bilgiyi/veriyi değiştirin, ekrandaki görüntü değişsin. Bu yüzden, eğer bilgisayar simulasyonu tarzı bir şeyin içinde yaşıyorsak; ki ben kuvvetle muhtemel böyle görüyorum. Tamam bilim projeleri var; ama bunlar ana-akım. Dünya'nın dört bir yanından açık fikirli çalışmalar var ve bizi şu soruya getiriyor. Bu bir simulasyon mu? Bir bilgisayar oyunu gibi mi? Biliyorsunuz, bazı fizikçiler de buna değindi ve realitemizin fiziğinin bir bilgisayar oyunu fiziğiyle aynı işlediğini söylediler. O zaman kanıtlar bizi hep bu sonuca yaklaştırıyor.

Bir başka soru şu; Simulasyonu yöneten her kimse işlediğimizi veriyi de kontrol ediyor, gerçeklik algımızı, kim ve nerede olduğumuz algısını da kontrol ediyor. Yani... (tuş sesleri) sonra Enter'a basar. Ahaa, Dünya yuvarlak adamım. Baksana uzaydan görüyorum. (tuş sesleri) Enter'a basar. Allah aşkına, herkes Dünya'nın düz olduğunu bilir. Baksana uzaydan görünüyor. Bu kadar basit. Ancak ve ancak gerçeklik ve benlik gibi böyle derin konulara ya da yaşadığımız bu dünyaya veya burada yaşadığımız dair algıya işte burası cevapların olduğu yer çünkü burası tavşan deliğinin bizi götürdüğü yer.

Bu sorular, insanların sahip olduğu bu kesinlikler... mesela insanlar gelip şöyle diyorlar "ooo adamım sen delisin, bunu herkes bilir" Peki ya sen nereden biliyorsun?
─ "Eee okulda anlatıldı." 
evet, peki sonra?
─ "Medya böyle diyor, bilim öyle anlatıyor."

Pekala... Aldığın bu bilgilerin hep aynı kaynaktan geldiğini hiç düşündün mü ki? Hatta hep aynı oyundan geldiğini. Çeşitli uzmanlıklardan insanlar der ki işte bu böyle olur. Ben de bu oyuna geldim, ben de herkes gibi sahte gerçeklik tuzağına düştüm. Çoğu zaten söylediklerine inanıyor çünkü onlara göre doğru bu. Ama ne zaman ki realiteye derince ve  açık fikirlilikle bakarsanız, gerçekliği algılayış ve deneyimleme sürecimizi görmeye başlarsanız, o zaman bu büyük sorular cevap istemeye başlıyor. Burası nedir? Algıladığımız bu Dünya gerçek mi? Yoksa bu tıkır tıkır tuşlara basılıp programlanan bir şey mi? Eğer öyleyse komutları kim gönderiyor?

Yıllar önce, çok yıllar önce, 1950'lerde, Londra Planetaryumu açıldı. (Ç.N.: Uzay ve gökyüzü müzesi)
ve... Ben orta İngiltere'de, Leicester'de doğmuştum. Hiç paramız olmamıştı. Haftadan haftaya zor geçiniyorduk. Bir gün bir şey oldu. Babam şu banka tatillerinden birinde çıkıp geldi. Merdivenlerden indi ve Londra'ya gideceğimizi söyledi. Ne?! Bu aşağı yukarı 50'lerin sonunda oluyor. Yani ben de 6-7 yaşlarındayım. Harikaydı. İlk kez buharlı trene de binmiştim. Londra'ya vardık ve... Babam dedi ki "Londra Planetaryuma gidiyoruz!" Ne olduğunu bile bilmiyordum. Üstelik babamın astronomiye kesinlikle hiçbir ilgisi yok, hayatında bundan bahsetmedi, hiç bunu anmadı ama şimdi Londra Planetaryumuna gidiyoruz.

Buradan şuraya geleceğim... İçeri girdim, gündüzün ortasındayız, oraya oturdum, küçük bir çocuğum, ışıklar söndü... Ve birden gece gökyüzü üzerimdeydi ve bana bakıyordu. O gün bir şey beni dürttü ve düşünün; küçücük bir çocuğum. Bunu o zamandan beri aklımda tutarım. Gerçek miydi, yoksa bir film miydi sadece?
Gece baktığımız gökyüzünden bahsedersek, öylece bakıyoruz... Onca yıldızlar, Binlerce nesne, milyonlarca yıldız, milyarlarca ışık yılı uzaklıklar... bahsettikleri o korkunç mesafeler. Sadece bizim onları görebildiğimiz formda mevcutlar. Bunu da beynin sadece 2 cm küplük kısmı yapıyor. Gördüğü bilgiyi işleyip bizim için algılanabilir olan gerçekliğe çeviriyor. Çünkü zaman diye bir şey yok. Aslında uzay da yok. Hepsi illüzyon. 

Lütfen aşağıdaki müzikle telaşsızca okuyun.
video görünmüyorsa tıkla


Böyle bir havada, bu saatlerde buradan hiç araba geçmezdi. Yolda birikmiş yağmur suyu bir lastik sesiyle hışırdayarak yırtılınca kafamı kitaptan kaldırıp kapıya çevirdim. Çünkü bir araba kapımın önünde durmuştu. Kof bir araç kapısı kapandı... Sonra bir şemsiye açıldı. Birisi bana geldi... Kim ki bu? 


Kapıyı açtığımda yere bakıyordu. Ama O'nu tanıdım. Yüzünü kaldırdığında gözleri kan çanağı gibiydi. Ha uykusuzluk ha ağlamaktan, ne farkeder. Üstünde hiç düşünmedim. Rüzgardan başının yanına yapışmış kuru çınar yaprağını saçından alırken içeri buyur ettim. Elinde tek çantası, saçları çil çil pardesüsüne serpilmişti. Müziği kapatmamı ister misin diye sordum? Ben böyle havalarda camın önünde müzik ve çay eşliğinde kitap okumayı çok severim. Nefesinin buharı, dalga dalga camı yıkayan yağmur... Böylece camın ardındaki kirli ama göz alıcı dünya bir nebze silikleşiyor, insanı kendi içindeki en duru, en kırılgan benliğiyle başbaşa bırakıyordu. 

Tekrar sordum, müziği kapatmamı ister misin? Başını sallayarak onayladı. Çay? Yine başını evet anlamında salladı. Vızıldayan çaydanlıktan cam kupaya çayını doldururken ne yapacağımı çok iyi biliyordum. Benim evimde özel görevler yüklenmiş hiçbir şey kendi halinde kalamazdı. Gülümseyerek çayına biraz kır yeşilleri kattım, biraz alaca eflatunlar, pembeler, morlar ve biraz da simli beyazlar. Yeşil; evrenden sevgiyi alabilmesi, kalbini açabilmesi için. Pembe; mutluluk, enerji ve neşe için. Beyazlar ve simler; sağlık, şifa, erdem ve ilahi varlığına bağlantısı için. O bunu göremeyecekti muhtemelen. Ama bak işte, şimdi ve burada, avuçlarım arasındaki bu kupada fıkır fıkır birbiriyle oynaşan akışkan katmanlar dans ediyordu.

Şaşkın! Pardesüsünü bile çıkarmadan koltuğa öylece oturmuş ve başı hafif yere eğik, dalmıştı. Sanki bir şey diyip gidecek. Öyle olmayacağını biliyordum. Bunu daha önce çok yaşadım. Kim yıkılsa ve içinden çıkamadığı bir hale gelse, dinlenmek, huzur ve şifa bulmak için bu evime gelir ve burada istediği kadar kalıp dinlenirdi. İşaret edip üstündekini aldım ve ona hazırladığım büyülü çayını verdim. Artık sessiz ve yorumsuz mevcudiyetimizden başka sadece yağmurun tıkırtısı ve çaydanlığın vızıltısı kalmıştı.

Buraya neden geldiğini tahmin ediyordum. Çok yorulmuştu. Duygusal olarak çökmüştü. Bir an yolunu kaybetmiş ve Dünya'ya tahammülünü yitirmişti. Tek bir söz ağzımdan çıkmadı. Bunu herkes bilir. Evimi herkes bilir. Ama ben; içimden içerdeki, masanın başında oturan ruhuyla konuşmaya çoktan başlamıştım.


Ne yaşadığın önemli değil. Suçlu ya da haklı olman önemli değil. İhtiyacın varsa bana dilediğin her şeyi anlatabilirsin. Her ne olursa. Sana şaşırmam. Seni asla yargılamam. Geçmişte yaşadığınla ilgilenmiyorum. Sana sadece şefkat göstereceğim. Sadece kimi zaman yoksunluğundan solduğun sevgiyi hatırlatacağım. Asla konuşmak zorunda değilsin. Duyularını kapatsan da olur. Sadece aç kalbini.

Burada istediğin kadar ya da iyileşene kadar dinlenebilirsin. Burada hiçbir şey seni rahatsız edemez. Birbirini anlayan ve birbirini özgür, kutsal varlıklar olarak gören iki yargısız sessizlik her şeye muktedirdir. Kalbimin sesini duyacak şekilde göğsümün üstüne koy başını. İstediğin kadar uyuyabilirsin. Kendine geldiğinde iyileşmiş olacaksın. Göğsüme koy başını...




Emre Güney
Temmuz 2016

Image credit: Ann Street Studio

Metni sesimden dinlemek için
video görünmüyorsa tıkla


GÖRÜYORSAN VAR DEMEK DEĞİL, 
GÖRMÜYORSAN YOK DEMEK DEĞİL.



Gözünüz sürekli olan bir şeyi görmeye alıştığında o şeyi oradan kaldırsanız da göz bir süre o yeri dolduracaktır. Kaybolması zaman alır. Aksi de geçerlidir. Hiç görmeye alışkın olmadığınız bir varlık belirdikten bir süre sonra daha "orada" algılanmaz. Bu, görmeye alışkın olunmayan ve bilinci aşan cisim ya da varlıkların beyin tarafından elenebileceği anlamına da gelir. Ayrıca makro konularda, esnek, göreli uzay-zaman söz konusu olduğunda algılama süresi günler, aylar ya da yıllara yayılabilir. Gören gözdür, ancak algılayıp yorumlayan ve size onu gösteren beyindir. Bu aynı zamanda, görülene beyinden müdahale edilebileceği anlamına da gelir. Bu da ayrı ve çok engin bir konu olan Telegram, zihin kontrolüne giriyor. Asıl konumuza devam edersek...

...size bu yazının nereden çıktığına dair videoyu göstereyim. Bu benim ekmek teknem olan programdır. Izgara çizgileri kısa aralıklarla kaldırıldığında gözün oraları halen doldurduğunu göreceksiniz. Yeterince hızlı olursa titrediğini bile farketmezsiniz. Tıpkı TV'lerimizin görüntüyü saniyede 50(tüplü cihazlar), 100, 200, 400(çağdaş cihazlar) kere açıp kapatması gibi.

Izgara çizgilerine odaklanarak izleyin. Video sadece 15 sn.dir.



Özellikle kadim zamanlar ve öte alemlerle ilgili yazdıklarımızı hikaye gibi okuyanlar var. Bazıları en uç filmlerde bile görülmemiş aşkın özelliklere ya da akıl almaz olaylara sahipler. Hikaye gibi okumanız bile bir aşamadır ancak, ihtimalleri ve varoluşun yüceliğini anlamak için sizlere beton bloklarınızdan çıkıp kırsala gitmenizi ve Ay'sız zifiri karanlık bir gecede gökyüzüne bakmanızı tavsiye edeceğim. Bir gece bir köyde konaklayın. Mesajlaşıp, yer bildirip, fotoğraf çekme takıntısından uzak olun! Bu ilahî yücelikle sessizce başbaşa kalmanızdan bahsediyorum. Sabah da güneşi doğurun. Şimdi de yerdeki doğaya yakından bakmak için sessiz, yalnız bir yer bulun. Bir yerlerde kendinize bir çiçek, ağaç, böcek seçin. Yere uzanın ve ona benzer birşeyi daha önce hiç görmemiş bir varlıkçasına 10'larca dakika o mucizeyi izleyin. Tüm bu çeşitliliği göklerdeki sonsuzlukla çarpın ve buna bir de ölümsüzlük ekleyin.

Evren dostlarım, görüp göremediğiniz, duyup duyamadığınız; kısacası algılayıp algılayamadığınız tüm olanaklara ve yaratımlara ev sahipliği yapmaktadır. Tüm bunların içinde bulunurken bir de ölümsüz olduğunuzu bildiğinizde ortaya ne çıkar bunu anlayabiliyor musunuz? 






Sana söylenen şeyler bir insan zihni ile ruh ortaklığından çıkmıştır. 

Duyduğun şey yine kendi zihninin süzgecinden geçmiştir.

Zihnin doğumundan bu yana gerek toplum, gerek ailen, ülken, dînin ve

geleneksel inançlarınca şekillenmiş, üzerine elbise gibi giydirilmiştir.

Zihnin dualiteye, yani kutupluluk ilkesine tâbîdir.

Bu demek oluyor ki "o zıtlıklarla çalışır" 

Bu doğanın ve bizim fizik evrenimizin gereğidir.

Kafandaki düşünceler "gerçek" sana ait değil.

Kafandaki düşünceler ancak çok farklı bir

düzeyde, senden çok küçük ifadeler taşıyor;

Onları işleme biçimin gibi,

Onları işlemen sonrasındaki tepki şeklin ve şiddetin gibi.

Onları ne kadar tutup, onlarla ne yaptığın önemli.

Daha büyük kudretlerce kurulmuş bir senaryonun oyuncususun.

Yaşaman gereken bir şeyden kaçınman pratikte mümkün değil.

Olacak olandan sıyrılman söz konusu değil.

Hakimiyet, olan bitenin senin içindeki yankısında.

Zihnindeki kalabalık seninle her yere gelecek. 

Yaşamına, hayal edebileceğin tüm konforu getirsen bile ondan kaçışın yok.

Kafandaki gürültünün üstünde seni sessizce bekleyeni farket.

Kasırganın gözündeki huzuru bul.

Parçası olma, gözlemci ol.



Ve de ki;

Ben, ben değilim
Sadece olanlara şahidim.
“Gözlemci Protokolü”



Sesimden dinleyebilirsiniz
Bundan bir sene önce bugünlerde yaptığım bu çalışmanın şu aralar dinlenmesi
çok uygun, doğru ve yol gösterici olacaktır. Özellikle daha önce hiç dinlemeyenler için.

nilüfer çiçeği Nymphaea
Nilüfer Çiçeği
O'nlar katı maddeye bağlı olanlardı. O'nlar ki hissetmekten ve derinlerini araştırmaktan çok duyusal tutsaklıklarına boyun eğdiler; arkalarını dönüp çekildiler. Kalanların ellerinde altın anahtar, gökten beyaz elbiseleriyle ilerliyorlar. Kâh başakların tepelerini okşayarak, kâh sırtlarını bulutlara sürterek süzülüyorlar. O'nlarda öyle gözler var ki güneşten kamaşmaz, O'nlar da öyle yürek var ki çamura batmaz da nilüfer olup açarlar.

Emre Güney
27/12/2012


“İçi ruhla doldurulmamış her eser, uğraş ve eylem tatminsizliğe mahkumdur. Alınan keyif ise keşfin getirdiği kısa süreli bir heyecandan öteye gidemez. Maddenin, yani katı kütlenin ve duyuların ötesini hisset!”





Bu günlerde manen yüksek ve pozitif kalmanız çok gerekli ve şarttır. Maruz kaldığınız tüm etkileri çok iyi gözleyin. Yakınlarınızdaki insanlar, yanlış müzikler, yanlış film ve diziler, huzursuz ortamlar, yanlış yazılar, hatta tüm gazeteler ve toplumsal/finansal/siyasi haber yayınları. Kafesin dışında, sakin ve huzurlu olun. Kafesin kapağını yakınlarda açtınız. Artık dışardasınız. Kafesin tepesine kondunuz ve "UÇ" ünlemini bekliyorsunuz.


Hayatınızın en sıkıcı, en çok tekrar eden, en gündelik olayı ve işinde bile sizi bekleyen bir mucize var! Yılmadan, her seferinde keşfedilmeyi bekliyor. Bu en akla gelmedik, en bayık anlarda bile çok küçük bir nokta var ki, atom bombası gibi. Maddeye kıyasla moleküler derecede küçük ve farkedilmesi zor, ancak etkisi korkunç.

Birisi için geri ödenemez birşey yapana kadar asla gerçekten yaşamış sayılmazsın

İşte bu sevgili dostlar, "BAKIŞ AÇISI"dır. Evren her gün, her özel ve sıradan eyleminizde, her küçük ve büyük işinizde sizden o farklı bakış açısını yakalamanızı bekliyor. Bir defa yakalandımı bir daha unutulmayan ve aynı işi bir daha asla aynı kılmayacak, boyut değiştirtecek bakış açısıdır bu. Evrenin mucizeleri büyük ve küçük, önemsiz ve önemli her yere eşit derecede sarmalanmıştır. Meraklı ve muzur benlikler olun ve eğlence dolu bu oyun alanını iyi değerlendirin. Farklı bir gözle bakın. Fırtına öncesi sessizlik gibi, ne kadar monoton görünse de her olay ve durumda keşfedilmeyi bekleyen yeni bakış açıları vardır. Sıradan hayatlara bile güzellik ve mucize katın, o zaman göreceksiniz ki doğanın, insanın, ilahi planın mucizeleri her yerdedir. Daha çok duy, daha çok gör, daha çok hisset. Açıyı yakala!
Günübirlik bir haftasonu gezisinde doğayla yakınlaşırsın, bir parça ve birkaç saatliğine özüne dönük zaman geçirme fırsatın olur. Belki bir doğa yürüyüşü, bisiklet turu vs..

Ayağının altında çıtırdayan, kıtırdayan toprak, kum, kuru dal ve yaprağı dinle. Sırayla kulakların tüm menzili tarasın. Hepsini ayrı ayrı topla. Tek tek incele. Nefesini farket. Yol kenarındaki çalı içlerinden gelen hışırtıyı duy. Bir kertenkele mi kıpırdadı? Ahh bak! Az önce arkanda kalan ağaçtan bir kuş havalandı. Kanatlarını farket, yarattığı rüzgarın ağaçtaki kıpırtısını. Yüzlerce metre içinde duyabildiğin kadar farklı çeşitte kuş sesini, her bir türü ayırd edebildiğin kadar tek tek dinle. Sürtünen kozalakları, cırcır böceklerini, karşı yamaçtaki köyden gelen köpek havlamasını. Bunu yaptıkça, inanılmaz bağımlılık yaptığına, ruhunu okşadığına, duyularının mükemmelliğine ve büyüsüne hayran bıraktığına, hayat ve enerjiyle, coşkuyla dolduğuna şahit olacaksın. En az yirmi, belki 30 küsür farklı sesi duyabilirsin. Daha önce hiç farkında değildin! 
Ne o? Yoksa kulaklıklarınla mı geziyorsun asıl yuvanda. Sakın ha. Evde, işte, arabada zaten saptırılmış, yalan dünya düzeninin hoparlörleri sürekli kafanda patlıyor.

Özüne dön. Ruhunu, bedenini tatmin et kardeşim. Gerçekliğini geri al artık! Uçan kuş ol, hışırdayan yaprak ol; tüm ormanın manzarasına hakim ağaçda. Ayağının altından akan toprak ol. Toprak kadar saf ve verimli ol. Kayanın içindeki küçücük delikten, 3-5 kum tanesinden fışkıran mucizevi çiçek ol. Rüzgar ol; vadiye dol. Deniz ol; çakılları okşa, yılmadan, incitmeden.

Özüne dön, hemen.
İNSAN OL!